AYNALI RADYO

 

 

   1980 Yıllarına kadar her evde, her iş yerinde mutlaka bir radyo vardı. Ne zaman ki ilk siyah beyaz televizyonlar yayıldı; Radyoların, pikapların, gramofonların, teyplerin pabucu dama atıldı.

   Oysa ne güzeldi o günler. O zamanlar yaşlı hacı hocalar “deccal diye bir şey çıkıp, her evden boynunu uzatacak, kıyamet kopacak” derlerdi de güler geçerdik. Galiba halklılar.

Deccal diye tahmin yürüttükleri televizyonlar olsa gerek, biraz daha ilerisi uydu yayınları, internet, sosyal paylaşım siteleri, cep telefonu v.b.olsa gerek. Her şey gizemini yitirdi. İnsanların hayal gücü kayboldu. Hayâ ortalığa düştü, kim derdi ki kurbanlık koyun, kuzu pazarlar gibi kadını erkeği sabahtan akşama kadar, insanların gözünün içine baka, baka “evleniyoruz” pazarlığı yapsın.

     Eskiden “Ajans saati” gelince kahvelerdeki radyolara kulak kesilirdi herkes. Evdekiler yemek yerken bile ağzını şapırdatmaz, kaşığını takırdatmazdı.

Radyo başköşede durur, kimi üstüne dantelli, oyalı örtüler örter. Kimisi evin çatısına bakır kablolar ile anten yapardı. Fransız “Ferro” marka aynalı radyoların çeşitleri vardı, dışı cevizden olanı, plastikten olanı, lambalısı, transistorlusu.Sonra Alman Phılıps,Japon Sanyo,Grundıg…. Ve Türk malı “Delta Radyoları” çıktı renk, renk. En çok satılanı da kırmızı olanı. Bizim evde de abimin bir “Aynalı” radyosu vardı bütün neşemiz, sevincimiz, dünya ile bağlantımız onunlaydı.Radyo söylemiş;”Şöyle,şöyle olmuş..” dendi mi doğruydu.

     Adnan Menderes’in asıldığını, Kıbrıs harbini, Kenan Evren’in 1980 İhtilalıni millet hep radyodan dinlemiştir. Ayağını denk almıştır herkes, karartma gecelerine uymuş, sıkıyönetim kararlarına harfiyen riayet etmiştir. Bunlar radyo ile duyulan, hafızalara kazınmış kötü günlerden bir kaçı. Depremler, felaketler de cabası.

     O zamanlar en yaygın olanı uzun dalga üstünden yayın yapan TRT Ankara radyosu, Orta dalgadan ayın yapan bölge radyoları, Kısa dalgadan yayın yapan Polis radyosu, Türkiye’nin Sesi, Sofya, BBC Türkçe yayınları vs. Her biri ciddi radyolardı. TRT radyolarının her söylediği vatandaşa “tebliğ” niteliği taşır, vay ben duymadım, bilmiyordum diyemezdi kimse.

     Radyo, kültürel bir nesneydi; Eğitim, eğlence, tarih, coğrafya her ne varsa onunla yayılırdı.

İlk Zeki Müren’i, Özay Gönlümü, Yurttan Sesler korosunu Radyodan dinledik.” İnce Mehmet’i” “Arkası yarın” larla tanıdık. Geceleri “Radyo Tiyatrosu” nu dinlemeden yatmazdık.” Reşat Nuri Güntekin’in “Çalı Kuşu” nu, Fakir Baykurt’u, Necati Cumalıyı hep oradan tanıdık. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş maçlarını hep radyodan dinledik.

     Yurttan sesler korosunun Cumartesi, Pazar günleri canlı yayın konserleri olur, cümle alem radyo başında kilitlenirdi adeta. Türkülerden fal tutulurdu. Bu türkü sevdiğime gelsin gibi.

Orhan Boran, Cemile Kut gün programı sunar;”Sayın dinleyiciler, Muzaffer Sarısözen yönetiminde Yurttan sesler korosunu dinleyeceksiniz. Çalanlar; Emin Aldemir, Cengiz Akmeriç, Arif Sağ, Özay Gönlüm sayar, sayar, sonunda şöyle bir vurgu yaparlardı; Ve ritim sazlarda Atilla Mayda…Biz bile,bizi duymasalar da alkışlardık. Hey gidi günler hey. Bildiğim bütün türküleri bu programlardan öğrenmişimdir.

     1990 Yıllarında Özel radyo kanallarına izin çıktı, “Fm” dalgası, stereo yayın kalitesi ile “radyomu isterim” kampanyası başlatan bir başbakanımız bile oldu. Nerdeyse her ilde, ilçe de, hatta köyde radyolar kuruldu. Üniversite yıllarında Konya’da bir Apartmanda bile “Fm” yayın yapan özel bir radyo bile kurduk. Kısacası ayağa düştü radyoculuk. Programlar laçkalaştı, frekanslar karıştı, işin içine reklam girdi. Tadı tuzu kaçtı.

   2000 Yıllarında internet radyoculuğu başladı, bir gözün bilgisayarda, elin mesaj “chat” sayfasında, insanları bilgisayar başında ağaç ettiler.

     Oysa aynalı radyoların olduğu yıllarda, herkes eline kitabını alıp, okuyabilir, dersine çalışabilir. Konu, komşusu ile muhabbet edebilir, elindeki işini yapabilirdi. İnsanlar sadece işitirdi. Programlar kaliteydi. ağzı olan herkes mikrofon başında konuşmazdı. Türkçe’nin İstanbul lehçesi ile yaygınlaşmasında radyo sunucularının emeği çoktur. Birde televizyon seyircisi ile karşılaştırırsak; Ekrana gözünü dikmekten, eve hırsız girse kimse duymayacak, internet kullanan kişinin zaten dünya ile bağlantısı kopuk olur. Elindeki çayın, sigaranın bile farkına varmaz. Kısacası, iletişim arttıkça insanlar arasındaki kopukluk, komşuluk ilişkileri, anne, baba evlat arsındaki bağlar zayıfladı. Arkasından, boşanmalar, cinayetler, kıskanmalar, aldatmalar geldi. Farklı bir toplum yapısı ortaya çıktı.

   Ben, eski bir radyocu olarak asla radyomdan vazgeçmem. Radyo dinlemeyi, dinlerken okumayı, yazmayı severim. Televizyonu haber saatlerinde açar, enteresan sinema, konser programları olduğunda açarım. İnterneti de gerektiğinde kullanırım.

 

   Hepsi bir tarafa, aynalı radyomuzu dinlediğim günleri çok özlerim.

 

 

                                                                                                     30-09-2011

                                                                                             Muharrem Karaoğlan

 

 

 

   

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/aynali-radyo/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.