BAHAR!..

BAHAR!..

…………………………………………………………………..Bir ömre adanmış AŞK!

Haydarpaşa garında bankta dalgın dalgın oturuyordu. Kara trenlerin geliş gidişlerine bakıyor, gardan ayrılan kara trenlerin acı acı öten düdük seslerine kulaklarını yaslıyor, bacasından çıkan zifiri karanlık dumanlarını mavilikte uçuşan martıların üzerine fırlatışına gözleri takılı kalıyordu. Hele vagonları mavi olan kara trene öyle dalmıştı ki; kimbilir onu hangi diyarlara götürüyordu. Nemli gözlerle baktıkça derin nefesler alıyor, yüreğinin derinliklerinden gelen çığlıkların yankısında depremler geçiriyordu sanki! Yutkundukça nefesinin daraldığını, halsiz kaldığının bile farkına varmamıştı. Benzi solmuş, yüzünden ecel terleri damla damla dökülüyordu önüne. Az ilerisinde başka bir bankta oturan ak sakallı, yetmiş yaşların üstünde temiz giyimli bir beyefendinin dikkatini çekti kadının o hali. Ona baktı. ’Allah Allah, buna ne oluyor acaba?’ diye içinden geçirirken endişelenmeye başladı. Oturduğu banktan kalkıp doğruldu. Onu süzerek yanına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Haydarpaşa, askerleri uğurlamaya gelenlerin telaşlarından olsa gerek, kimse farkına bile varmamıştı bu yaşlı beyefendiden başka! Herkesin telaşı etrafı kolaçan etmeye fırsat vermiyordu.

Gözü yaşlı annelerin evlatlarını asker ocağına uğurlarken sımsıcacık ana şefkati ile ayrılmamacasına sarılışları yürekleri dağlıyordu. ’gidipte dönmemek var’ diye analarından ayrılamayan vatanın kınalı kuzuları cesaretlerini topluyor; başı dik, sert adımlarla trene biniyorlardı. Haydarpaşa’nın raylarına anaların gözyaşları damlarken, yiğitler trenin camlarından sesleniyorlardı;

- Ağlamayın analar, bu vatan için seve seve ölmeye and içtik! Bir şehit versek, bin koç yiğit bu kutsal topraklardan fışkıracak! Gözünüz arkada kalmasın!..

Elli yaşlarında ellleri kınalı bir ana;

- Evlatlarım, bu vatan için kurtuluş savaşında ne yaptıysak, yine onu yapacağız! Biz bu toprakların anasıyız, her daim yüreklerinizi ferah tutun , arkanızda helal sütünü emdiğiniz analarınız var!

Çatık kaşlı, atmaca bakışlı bir yiğit hemen söze girdi;

- Ya istiklal! Ya ölüm! Üçbuçuk sütü bozuktan korkan namerttir analaaaarrrr! diye gür sesiyle haykırdığında herkes suspus olmuş, delikanlının Yavuzca kükreyişi hakim olmuştu Haydarpaşa’ya!

Albayrakların anaların kınalı ellerinde dalga dalga dalganışları, hep bir ağızdan söylenen marşların eşliğinde kara tren homurtu ve ayrılık sesleri ile uzaklaşırken Haydarpaşa’dan, onurlu başları havada evlatlarını uğurluyordu analar… Gözü yaşlı genç çiftler hıçkırıklarını gömüyorlardı yüreklerine. Yeni gelin olduğu üzerindeki allı-pullu giysilerinden belli olan hilal kaşlı, dolunay yüzlü, ceylan bakışlı genç bir kızın yanık yanık ağlayışı pare pare ediyordu herkesi. Yemen türküleri kulakları çınlatıyor, destanımsı Çanakkale, Conk bayırlarında, Peygamberimizin yurdunda Allah aşkına şehadeti göze alan mehmetlerimizin süliyetleri gülümsüyordu Haydarpaşa’da vatan kokan delikanlıların nur yüzlerine… 

Bu telaşlı ortamın havasından sıyrılıp ilerisindeki bankta oturan hanıma yaklaşan ak sakallı beyefendi, bayanın yanına bir metre kala durdu. Tepeden tırnağa kadar onu iyice süzdü. Bir şey demek için tüm cesaretini toplayıp konuşacağı sırada bayan kendisine birinin yaklaştığını fark edip başını gölgeye doğru çevirdiğinde ak sakallı beyefendi ile göz göze geldi. Şaşırdı, sözleri dudaklarında eridi, ne söyleyeceğinide unuttu. Yutkundu, kendini biraz toparlayarak ak sakallı beyefendiden önce davrandı;

- Buyurun bey amca. Bir durum mu var? dedi titrek sesi ile.

- Afedersin hanım kızım. Az ilerideki bankta otururken dalgınlığınız, haliniz ilgimi çekti. O nedenle size sormak istedim derdinizi, dedi sıkıla sıkıla.

-Teşekkür ederim bey amca. Dalmışım işte öylesine ötelere. 

- Hayırdır kızım? Kötü bir durum yok ya?

- Yok bey amca!.. Ayakta kaldınız, buyurun oturun!

Bankın öbür ucuna kayan hanımefendi, ak sakallı beyefendiye yer vererek oturdu. Daha soluklanmamıştı ki, oradan geçmekte olan çaycıya seslendi;

- Evladım bize bakar mısınız?

Elinde çay tepsisi ile yanlarına gelen garson;

- Buyur bey amca, ne içersiniz? Soğuk, sıcak?

- Evladım sen bize iki çay ver.

Çaylarını veren garson oradan uzaklaşırken ak sakallı beyefendi hanımefendiye;

- Kusuruma bakma, ben çay içersiniz diye başka içecek almadım!

- Niye zahmet ettiniz bey amca? Ben çayı severim ama gerek yoktu!

- Olsun kızım; hem içer, hem konuşuruz. Aslında bende biraz dertliyim…

- Ya öyle mi? Hayırdır bey amca, neyiniz var?

- Anlatırım kızım ama önce ismini bağışlar mısın? Benim adım Kutluhan…

- Bey amca çok mutlu oldum. Benim adım da Bahar…

Kutluhan dede, Bahar’ın gözlerinin içine bakarken dalıp gitti. Başka mevsimlerin ortamlarında adeta kaybolup yok oldu. Gençliği, gençliğindeki delice sevdiği aşkı gözlerinin önünde çerçevelenip kaldı. Gözleri doldu, tomurcuklanan gözyaşlarını Bahar’a göstermemek için başını başka yöne çevirsede saklayamadı yürek yangınlığını. Cebinden çıkardığı beyaz kırmızı gül işlemeli mendili ile yılların dert yumağından akıp gelen gözyaşı çağlayanlarını sildi. Yılların acılarını paylaşacak birini bulmuştu. Derin nefesler alarak kendini toparlamak isterken Bahar, kendi deryasındaki üzüntüleri demirleyip Kutluhan dedeyi pür dikkat süzüyordu;

- Sen benden de beter oldun şu görüntünle Kutluhan amca. Yıllar seni çok yıpratmışa benziyor, dedi

- Sorma kızım! Yanlış anlama, sen benim evladımsın. Gençlik yıllarımda senin gibi güzel, ceylan bakışlı bir güzeli sevmiştim. Fakir olduğumuz için onu, Feride’mi alamadım. Feride’m de beni delicesine sevmesine rağmen babası ve kardeşleri aşkımızı, sevdamızı çok gördüler. Bana olmadık eziyeti bırakmadılar. Feride’mi ise, mahallemizin en zengininin sümüklü oğlu Şaban’a verdiler. Feride’m gelin olduğu gün gerdek gecesinde damat daha içeri girmeden kendini evin tavanına asarak yaşamına son verdi. Beni de bir eve kapatıp sabah akşam dayak atarak intiharından beni sorumlu tuttular. Her yanım yara bere içinde bir yolunu bulup kaçtım. O kaçıştan sonra da bir daha köyüme dönmedim! Anam, babam vefat ettiler gidemedim. Yıllarca bu şehirde deli-divane gibi dolaştım durdum. Sokaklarda yattım, aç susuz kaldım. Kimse bana ’neyin var’ demedi. Feride’mi bir gün olsun yüreğimden çıkaramadığım içinde hiç bir kıza, kadına bakmadım, tanımadım. Hep onun hayali ile yaşadım sanki dirilecek ve ona kavuşacağım umudu ile yaşadım. Buraya neden geldim biliyor musun?

- Neden geldin? dedi Bahar merakla.

- Buraya yine büyük umutlarla Feridem gelir diye geldim. Fırsat buldukça hemen buraya kaçar gelirim. Saatlerce kara trenlerin gelişlerine takılır gözlerim. Ağlarım… Ağlarım… Gelmeyince aklım başımdan gider, haykırırım gökyüzüne! Sonra, istemediğim mekanıma zorlukla dönerim!

- Nasıl yani? Mekanın neresi ki, zorlukla dönüyorsun? Çok mu uzaklarda evin?

- Yok kızım, pek uzak sayılmaz! Ya boşver beni… Sen anlatmayacak mısın derdini? Belki amcan yardımcı olabilir?

Bahar, başını kaldırıp karşılarında kalkmaya hazırlanan kara trene baktı. Boynu sağ omuz tarafına düştü. Toz bulutları arasında düşüncelerini pembe düşlerle harmanladı. Mutluluk adına bir şeyler göremedi, köz düştü sol yanına. Kararmış mevsimlerinde solan çiçekleri gördü sadece! Hayatında ilk ve tek yürekten sevdiği sevdasının şiirsel çığlıkları kulaklarında yankılandı. Onu öylesine çok sevmişti ki; saniyeleri bile onsuz geçiremiyordu. Kerem ile Aslı sevdasını yaşıyordu onunla. Sırılsıklam nisan yağmurlarında ıslanıyordu aşkına. Lakin istenmeyen sebeplerden dolayı yarinden uzak kalmıştı yıllarca. Öğretmenlik görevi onu mecbur etmişti vatanda kalmasına. Ölümüne sevdalandığı aşkı Gökhan’da iş yerinin yaban ellerde oluşundan dolayı İstanbul’a gelip yerleşememişti. Ancak her altı ayda izine gelir veya Bahar yanına giderek hasretliklerini dindirmeye çalışırlardı öylece. Bu ayrılık onu çok yıpratmıştı. İstanbul sokaklarında yalnızlığın kahırlarında eriyip tükeniyordu. İstanbul’un martıları ve güvercinleri tek teselli kaynağı idi. Yeditepe’nin ihtişamlı gösterişinde o hep suskundu!..

Düşüncelerine öylesine kapılıp gitmişti ki Bahar, yanında oturan Kutluhan dedeyi bile unutmuştu. Yalnızlığın ve hasretin sancılarında cebelleşirken adeta kendinden geçiyordu. Kutluhan dede eğilerek yüzüne baktı;

- Bahar kızım sen ağlıyor musun? Sana derdini anlat dedim ama şimdi burada olmadığının farkındayım! 

Bahar irkildi Kutluhan dedenin sözlerinde. Şaşkın ve ürkek hali ile ona baktı;

- Çok özür dilerim Kutluhan amca. Ben de senden farksızım işte. Senin gibi ben de buraya sevdamın yolunu beklemeye geldim. O gerçekten gelecek ama. Sanırım yarım saate kalmaz onu getirecek tren garda olur, derken biraz tebessüm etti, yüzünde beyaz güller filizlendi.

Kutluhan dede mutluluğuna ortak olurcasına;

- Vallahi çok sevindim ya!.. Sen umutsuz bekleyişlerde değilsin! Ya ben?

’Ya ben?’ sözüne dondu kaldı Bahar! Ne diyeceğini bilemedi. Kutluhan dedenin içine serinlik girsin diye soğuk su ısmarladı garsona.

-Kızım soğuk suyla falan içimin ateşi sönmez! Bu aşk ateşi ben ne zaman bu dünyadan göçer, Feride’me kavuşursam ancak o zaman söner içimin yangınlığı, dedi ve derinden bir ’Off’ çekti.

Garın anonsu bütün peronları kaplıyordu.

’Yurt dışından, Almanya’dan gelecek trenimiz beş dakika sonra Haydarpaşa garında olacaktır!’

Kutluhan dede;

- Hadi gözün aydın Bahar kızım. Bak senin yürek sancın Gökhan beş dakika sonra kollarında, avuçları ipeksi saçlarında olacak!

Bahar gülümsüyor ama bir yandan da sevincine hüzünler dolanıyordu. Kutluhan dedenin yüreğinin kavruluşuna da çok içerliyordu. Kadere de boyun bükmenin zorunluluğunu biliyor ve ona teselli vermeye çalışıyordu. Şu kısacak zaman diliminde tanımasına rağmen onu çok sevmiş, her fırsatta onu ziyarete gitmeyi düşünüyordu. Ömrünün şu son yıllarında ona evlatlık yapmak, ihtiyaçlarını görmek, yalnızlığını, kimsesizliğini hissettirmek istemiyordu…

Kara trenin bir kilometre mesafeden çaldığı acı düdüğünün yankısı Haydarpaş’da yankılanıyordu. Heyecanla ayağa fırladı Bahar’la, Kutluhan dede. Tatlı bir telaş sarmıştı Haydarpaşa’yı. Yakınlarını bekleyenler, bekleme salonundan dışarı çıkıp trenin duracağı peronun etrafına doluşuyorlardı. Kiminin elinde rengarenk çiçekler, çocukların ellerinde balonlar bekleşiyorlardı. Bahar’ın elinde kırmızı ve beyaz iki karanfil vardı. Aşkı kırmızı, kendisi de beyaz karanfili çok seviyorlardı. Onun için kırmızı ve beyaz karanfil onların ortak değerleri idi. Bir de şarkıları vardı ki; ’Sevemedim karagözlüm’ dü!

Kara tren Haydarpaşa garına girerken tamamen hız kesmişti. Camları açık kompartımanlardan yarı gövdeleri dışarıda el sallayan yolcular ve onları bekleyenlerin sevinç çığlıkları Haydarpaşa’ya mutluluk yağdırıyordu arşın arşın. Bahar’ın gözleri ise, fıldır fıldır Gökhan’ı arıyordu. Göremiyordu onu. İçinden ’ Bizim uykucu, uyuya mı kaldı yoksa?’ diye kendine teselli veriyordu. Ama saniyeler geçtikçe endişesi fazlalaşıyor; gücü, takatı kesiliyor, ayakta zor duruyordu. Kutluhan dede;

- Kızım sakin ol! Hele bir dursun tren. Belki uyumuş olabilir?

Bahar, Kutluhan dedenin dediklerini bile duymuyor, bir ileri, bir geri gidip gidip geliyordu. Orta yüksek sesle ’ Gökhaaannnn!’ diye sesleniyordu. Sesinin titrekliğine kulak misafiri olan bir yaşlı kadın;

- Kızım endişelenme. Beklediğin birazdan gelir. Panik yapma kendine.

- Tamam teyze, hele bir dursun bakalım şu tren de! dedi Bahar.

kara tren mağrur ve homurtuları ile perona girip durdu. Kapıları açılır açılmaz koşuşanlar neredeyse birbirlerini ezecek vaziyetteydiler. Çocuklar çığlık çığlığa;

- Babaaaaaa, neredesiiiinnn? diye bağrışıyorlardı tatlı telaşları ile.

Tren kapısında iki kondöktörcü kalabalığa seslenerek;

- Baylar ve bayanlar, lütfen burayı açalım. İçeride bir cenazemiz var. Onu indireceğiz, dediğinde ortalık suskunluğa büründü. Zaman durdu, mevsimlere karlar yağmaya başladı bir anda!

Bahar, Kutluhan dedenin yüzüne baktı, gözleri çakmak çakmaktı. Yüzündeki tatlı telaşın yerini kapkara bir hüzün kapladı. Bir şeyler demek istedi, diyemedi. Vücudu, elleri, ayakları titremeye başladı. Çıldıracak gibi oldu. Kutluhan dedeye;

- Yoksa?! derken trenin kapısında albayrağa sarılı bir tabut göründü. Bahar şuurunu kaybedecek gibi oldu. Bütün gücü ile haykırdı;

- Gökhaaaaannnnnnnnnn! Aşkııııııııııııııııııııııııımmmmmmmm!..

Sesi öylesine gür çıkmıştı ki, Haydarpaşa garının tavanlarında mesken tutmuş güvercinler korkup kaçıp gitmişlerdi. Oradakiler şaşkın bakışlar arasında Bahar’ın cenazesi sanarak, ’Allah sabırlar versin şu kadına! Ne zor yarabbi’ diyorlardı.

Aklını yitirecek noktaya gelmek üzereydi ki; tabut trenden indirilip cenaze arabasına askerlerin omuzlarında götürülürken, Bahar cenazenin arkasından perişan halde bakarken trenin kapısından bir ses yükseldi Bahar’a doğru;

- Aşkııııııııııııııııııııııııımmmmmmmmmmmmmmmmmm!..

Sesin geldiği yöne başını çevirir çevirmez karşısında biricik aşkı Gökhan’ı elindeki bavulu ile görünce nasıl koştu yırtınırcasına. Kalabalığı yara yara Gökhan’ın yanına vardığında kollarına yığılıverdi. Gökhan, kucakladı, sımsıkı sarıldı, yanaklarından öptü.

- Bak aşkımmm, kavuştuk. Yaradanıma şükürler olsun! Ne oldu sana böyle. Neden çok korktun, derken Bahar’ın ayakta duracak hali kalmamıştı. Zor tutunuyordu Gökhan’ın kollarında.

Kalabalığın arasından yavaş yavaş sıyrılarak bekleme odasına doğru yöneldiler. Arkalarından da Kutluhan dede geliyordu. Bahar, kendinde biraz güç bularak toparlanır gibi oldu. Nemli gözlerini Gökhan’ın kahverengi gözlerinden ayırmıyordu. Dudaklarından usulca kelimeler dökülmeye başlamıştı;

- Aşkım ne çok korktum. Öldüm öldüm dirildim seni göremeyince. Bayrağımıza sarılı tabutu görünce de çok korktum, çookkk! Birtanem, canım aşkım. Allah’ıma bin şükürler olsun seni bana tekrar kavuşturdu.

- Ah aşkım! Hiç sorma?! Edirne’de geçen gün hainlerin kahpe tuzağında bir askerimiz şehit edilmiş. Onun naşıydı tabutta olan. Memleketi Konya’ya götürecekler. Nur içinde yatsın şehidimiz! İnşallah bu ihanetlerin hesabı sorulur bir gün! dedi Gökhan.

Bahar nazlı sesiyle hafiften;

- İnşallah birtanem, inşallah. Burada seni beklerken bir amca ile tanıştım. Kutluhan amca. Bizim gibi yüreği aşkla kavrulan biri. Seni beklerken bana hep teselli veriyordu. Dur onunla seni tanıştırayım, dedi.

Arkasına baktı, Kutluhan dedeyi göremedi. ’Allah Allah, nereye gitti bizim karasevdalı amcamız’ dedi içinden. Gözleri garı dip bucak tarıyordu. Adeta yer yarılıp içine girmişti.

-Ya biraz önce buradaydı. Arkamızdan geliyordu, nereye kayboldu?

- Bekleme salonuna gidelim de orada biraz soluklanırken gelir. Belki hacetini görmeye gitti.

Bahar’la Gökhan soğuk limonatalarını içerlerken dışarıdan gelen ambulansın sesi öylesine çığırtkan bağırıyordu ki; çok acil bir durum olduğunu belli ediyordu. Ambulansın yanıp sönen mavili, kırmızılı ışığı insanları endişelendiriyor, etraflarına şaşkın bakışlarla bir şeylerin olmadığınıda görünce heyacanları daha da artıyordu. Biraz önce gardan bir cenaze gidişi, az sonra da ambulansın gelişi herkesi şaşırtmakta haklıydı! Ambulansdan inen doktor ve hemşireler perona doğru koşuşuyorlardı. Meraklı ve endişeli gözler, olup bitene bir anlam verememişlerdi. Bahar ve Gökhan’da meraklanıp bekleme salonunun dışına çıkmışlardı. Beş polisin koşarak bir noktaya gittiklerini gördü Bahar. Baktığı noktada yaşlı bir adamın koştuğunu gördü. Yaşlı adamı polislerin neden kovaladığına bir anlam veremedi. Gar’ın hopörlerlerinden bir anos duyuldu;

’ Dikkat, dikkat! Garımızda Bakırköy’den kaçan azılı bir deli vardır. Tehlikelidir! Sakın dışarıda durmayın. Polisler yakalayıp ambulansa bindirinceye kadar olduğunuz yerde kalınız!’ 

Çocukların yüreğini korku sarmıştı. Deli’nin onlara saldırmasından korkuyorlardı. Annelerinin ellinden sımsıkı tutuyor, korkulu bakışların ardına siniyorlardı. Polislerse, bellerinden çıkardıkları silahları ile vatan haini bir teröriste tutar gibi saldırıyorlardı ihtiyara. İhtiyar avazı çıktığınca bağırıyordu;

- Defoluuuunnnn, ben deli falan değilim. Yıllarca bana deli muamelesi yaparak hep uyuşturdunuz! Defolun! Ben sevdamın delisiyim. Haksızlıklara uğradığımın delisiyim. Çektiğim acıların, ızdırapların delisiyim, derken hüngür hüngür ağlıyordu. Yüz üstü kapandı yere.

Polisler hemen tepesine çökerek, silahlarını kafasına doğrulttular. Memleketi yakıp yıkanlara, soyanlara, hainlere yaptıkları muameleyi yaparcasına zalimleşiyorlardı. Bir polis belindeki kelepçeyi çıkarıp ihtiyarın ellerini arkadan kelepçeledi. Canı yanmış olacak ki, iniltisi Haydarpaşa garındaki sessizliği yırtıyordu. İhtiyarı koltuğundan tutup ayağa kadırır kaldırmaz doktor ve hemşireler koşarak yanına vardılar ihtiyarın. Beyaz deli gömleği giydirilip ambulansa doğru yürürlerken ak sakallı ihtiyarın Kutluhan amcası olduğunu görür görmez ani bir refleksle koşarak ileriye atıldı Bahar. Polislerin engellemelerine rağmen ona varmayı başardı. Boynuna sarılarak ağladı;

- Ahh amcam, sana deli muamelesi yapanlar utansın! Sevdasına deli olmuş birine deli diyorsanız, alın benide götürün! Ben de sevdamın delisiyim!..

Gökhan, şaşkın bakışlarla onları izlerken gözleri doluyordu… 

Zafer Direniş

10 Temmuz 2012 Salı 14.45 Lahey

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/bahar/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.