Bir Anı Defteri Buldum-11

Son görüşmemiz değilmiş. Çünkü Pazar günü, Sibel beni aradı. Öğleden sonra müsaitsem hastaneye gelebileceğimi söyledi; ayrıca önceki konuşmamızla ilgili yazdıklarımın çıktısını alıp ona götürmemi istedi.

Hastaneye geldiğimde, müracaattaki görevlilerin nasıl davranacağı konusunda zihnimde sorular vardı. Bir öncekinin tam aksine çok iyi davranarak endişelerimi yok ettiler.

Sibel, önce yazdıklarımı okumamı rica etti. Okudum.

-Keşke son kısmı, yani hastane macerasını yazmasaydınız. Dedi.

-İsterseniz o kısmı silebilirim. Dedim.

-Hayır, silmek olmaz. Çünkü yayımlanmış. Sizden önemli bir ricam olacak: Benim şu anki durumumu ve odamı lütfen okurlara anlatmayın. Zaten bunlar okurları pek fazla ilgilendirecek şeyler de değil. Dedi.

Nasıl isterse öyle yazacağımı söyledim ve konuşmaya başladık. Odada bizden başka kimse yoktu.

-Aydın’la geçen yıllarımı, yaşarken hiç saymadım. Böyle bir şey aklımdan geçmedi. Bu yılların bir gün biteceğini de hiç düşünmedim. Sonsuza kadar sürecek sanıyordum. Buna sebep sanırım biraz da Aydın’ı kendisiydi. Çünkü o ölümle ilgili pek konuşmazdı. Mesela bana “Ben öldükten sonra şunu şunu yap.” Gibi herhangi bir vasiyette bulunmadı. Sadece bir kere ölüm konusu açılınca bana dedi ki:”Bak Sibel! Hayatta, dünyada ve tabi evrende birbirinin zıttı olan çok şey var. İşte ölüm ve hayat da bunlardan biri. İnsan bu zıtlardan birini seçmeli. Yani ya ölümü ya da yaşamayı. Hem yaşayıp hem de ölü gibi davranmak acemice rol yapmaya benziyor.” Bu konuda hatırladıklarımın hepsi bu… Aydın’la evliliğimizin ilk altı ayı Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerini gezmekle geçti. Evde kaldığımız sadece birkaç gündü.

-Gene atlayarak anlatıyorsunuz galiba.

-Anlatacak o kadar çok şey var ki aslında. Düşüncelerimi derli toplu bir hale getirip ifade edemiyorum. N’olur kusuruma bakmayın. Aydın, evliliğimizden birkaç gün sonra elime bir banka hesap cüzdanı tutuşturdu. “Bu ne?” diye sorduğumda: “Senin adına bankada bir hesap açtırdım. Yalnız bankaya gidip bir-iki yeri imzalaman gerekiyor. İmzadan sonra hesap işlerlik kazanacak.” Dedi. Deftere baktım, oldukça büyük bir paraydı. “Ben bu kadar parayı ne yapacağım?” diye sordum. “İstediğini yap. İstersen eşya al, istersen yatırım yap, istersen birisine ver, istersen bir yere bağış yap. Para senin. Ne yapacağını bana sorma. Üstelik sen başarılı bir işkadınıydın da.“ Dedi. Bol bol harcamama rağmen ben bu paranın faizinin yarısını bile tüketemedim. Aydın, para kazanmayı seviyordu. Ancak harcarken cimri de değildi, müsrif de değildi. Alacağı şeylerde lüks olanı değil, ihtiyacı olanı seçerdi. Gösterişten hep kaçındı. Bir müddet sonra kendisine giysi almaktan da vazgeçti. Çünkü çorabından kravatına kadar her şeyini ben alıyordum. O bu durumdan çok memnundu.

-Bayanlar alışverişte erkeklerden daha başarılılar.

-Aldığım her şeyi beğenirdi. Bir tanesine bile dudak kıvırdığını görmedim. O, bambaşkaydı. Dünyada böyle bir insanın olabileceğini bana anlatsalardı inanmazdım. Ağzından bir kere olsun bırakın küfürü, bir kötü söz, bir hakaret ya da argo bir sözcük çıkmadı. Çok iyi bir eğitim almış. Ailesi sonradan görme değil, İstanbul’un eski zenginlerinden. Kültürlü, hoşgörülü, anlayışlı. Aydın’dan küçük bir erkek kardeşi vardı. Evliydi, ama çocukları olmuyordu. Karı-koca bunu kendilerine dert etmemişlerdi ve oldukça da uyumluydular. Kardeşinin hanımı Aydın’a “Abi” diye hitap ediyordu. O da gelinlerini kızkardeşi gibi seviyordu. Çünkü arada sırada karı-koca arasında küçük ihtilaflar olursa Aydın, hemen gelinlerinin safında yer alıyor; ağabeyinin bu saf tutması kardeşini de daha ileri gidebilecek bir tartışma yapmaktan alıkoyuyordu.

-Mutlu olmak ne kadar zor; ama ne kadar da kolaymış, değil mi?

-Evet. Aydın, benim koruyucu kalkanımdı. Kötülüklerden, yanlışlıklardan beni hep korudu. Güzelliklerin bulunduğu ortamlarda yaşamamı sağladı. Bütün bunları yaparken bana belli etmemeye çalışıyordu. Ama ne yaptığını veya ne yapmak istediğini seziyordum. Keşke her mutlu olmak isteyen kadının Aydın gibi bir kalkanı olsa… O bana gerçekten aşıktı. Bunu sık sık söylerdi. Bir gün ona “Aşk nedir?” diye sordum.”Aşk vazgeçmektir.” Diye sorumu cevapladı. Altıncı ayın sonunda hamile kaldığımı ona söylediğimde çok sevindi. Hemen bir hastaneye gidip gerekli kontrolleri yaptırdık. Doktorlar, bu hamileliğe karşı çıktılar. Yaşımın ileri olması ve bazı bünyevi sorunlar nedeniyle bu bebeği doğuramayacağımı söylediler. Aydın da doktorların tarafını tuttu. “Bebeğimizin olmasını ben de çok istiyorum. Bana sorsan, şimdi en çok neyi istersin, diye: Cevabım bellidir. Ama seni kaybetmeyi de hiç istemiyorum. N’olur Sibel, doktorları dinleyelim.” Dedi. Dinlemedim. O bebeği doğuracaktım, Aydın’a, bana bir hayat armağan eden o adama, her ne pahasına olursa olsun o çok istediği bebeği verecektim. Başka hastanelere, doktorlara hatta yurtdışındakilere de gittik. Söylenenler birbirinin benzeri şeylerdi. Bebeği doğurabileceğimi, ama riskin fazla olduğunu söyleyen bir-iki doktorun dışındakiler kesinlikle karşı çıkıyorlardı. Kararım kesindi ve vazgeçmeye de hiç niyetim yoktu. Hamileliğim sırasında Aydın, bütün zamanını benimle geçirmeye başladı. Haftada, ayda bir kere birlikte olduğu arkadaşlarını terk etti. Benim ısrarım ile gittiğinde ise bu buluşmaları çok kısa tuttu. Doktorların iddialarının tam aksine çok rahat bir hamilelik dönemi geçirdim. Bunda psikolojik yapımın düzgün olmasının ve inancımın rol oynadığını sanıyorum. Doğum da sorunsuz gerçekleşti.

-Geçmiş olsun. Siz anlatırken olmuş bitmiş bir olay olmasına rağmen ben bile gerildim.

-Bir kızımız dünyaya geldi. Güzel mi güzel, ufacık bir bebekti. Benim ve Aydın’ın sevincini, mutluluğunu anlatamam. Sadece bizim değil Aydın’ın kardeşi ve karısı da mutluluktan uçuyorlardı. Onlar da kızımızı kendi çocukları gibi benimsediler. Bir bahane uydurup sık sık bize gelmeye başladılar. Kızım yurt dışında okurken onlar ziyaretine benden fazla gittiler. O nedenle ölürsem gözüm arkada kalmayacak. Amcası ve yengesi ona destek olacaklardır. Zaten kızım da şu anda hayatı tek başına devam ettirebilmek için gerekli olan donanıma sahip. Küçüklüğünden beri bu kız, bize hiç sorun çıkarmadı. Hastalıkları bile normalden kısa sürdü. Babası gibi para kazanmayı ve parayı idare etmeyi çok iyi bildi. Yüzü babasına o kadar benziyor ki… Demek ki Aydın gittikten sonra onu hatırlamam, hasretimi dindirebilmem için kızımızı bana bırakmıştı…

**

Birbuçuk saate yakın bir süre dışarıda beklemem gerekti. Çünkü Sibel fenalaştı. Hemşireye haber verdim; o da doktoru çağırdı. Doktor, beş dakika dışarıda beklememi rica etti. Çıktım. Ayrıntıya giremiyorum, hatırlayacaksınız Sibel’e söz vermiştim.

Dışarıda dakikalar geçmek bilmedi. Hemşire ve doktorların Sibel’in odasına sık sık girip çıktıklarını görüyordum. Beklememin sonuna doğru doktor ve hemşirelerin bana pek de iyi gözlerle bakmadıkları gördüm. Kovulmam an meselesi olabilirdi. Tahminime göre içerde benim gönderilmemle ilgili bir tartışma yaşanmış olmalıydı. “Hasmın sitemini anlamamak, hasma sitemdir.” Düşüncesinden hareketle ben de doktor ve hemşireleri görmemezlikten gelmeyi bir çare olarak buldum. Nasıl bakarlarsa baksınlar, ne düşünürlerse düşünsünler; umursamayacaktım.

Beş dakika, oldu birbuçuk saat. Sabırlı olmalı ve her şeye kendimi hazırlamalıydım. Sonunda içeri davet edildim. Ben girince de doktor ve hemşireler odayı terk etti.

**

(Devam edecek)

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/bir-an-defteri-buldum-11/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.