Bir Anı Defteri Buldum-12 (Son Bölüm)

-Galiba istemeyerek rahatsızlık vermiş oldum. Çünkü buradakilerin bana bakışları hiç de dostça değildi! Dilerseniz çok kısa özetleyerek bu sohbetimizi bitirin. Dedim.

-Rahatsızlık diye bir şey söz konusu olamaz. Rahatsız olabilecek kişi başkaları değil, benim. Ben de sizin varlığınızdan şikayetçi değilim, aksine çok memnunum. Son zamanlarımı kiminle geçireceğime, nasıl geçireceğime ben karar vermeliyim. Sizden sonra da güzel kızım beni ziyarete gelecek.  Önceleri kısa kesmemden yakınırken, bakıyorum şimdi siz ister oldunuz!

-Ben sizin için böyle bir istekte bulundum. Kendinizi yormamanız için.

-İyiyim, konuşabiliriz. Aydın’la olan anılarımı keşke kaleme alıp yazsaymışım. Bunu yapamadım; çünkü böyle bir yeteneğim yoktu. Aslında anı yazmak için yetenek de gerekmiyor ya! Yazdıklarım edebiyat tarihi içinde yer alacak bir eser mi olacaktı ki yetenek istesindi? Neyse. Gelelim Aydın’ın son gününe. Bakın sözünüzü dinledim ve neler neler atlayarak en sona geldim.

-Eşinizin gerçek adı Aydın mıydı?

-Hayır değildi. Onun adını da anlatırken değiştirdim. Önce hangi adı kullanayım diye kendime sordum. Sonra, her adın ona yakışacağını düşünerek aklıma ilk geleni kullandım.

-Değiştirdiğinizi tahmin etmiştim. Buyurun devam edin. Merakla sizi dinliyorum.

-O gün, alışverişe gitmeden önce Aydın’a benimle gelip gelmeyeceğini sordum. Benim yalnız başıma gitmemi, kızımıza ödevlerinde yardımcı olacağını söyledi. Israrla arabayı benim kullanmamamı, çünkü tam iş dönüş saati olduğunu, bu nedenle trafiğin canımı sıkabileceğini, şoförün gelmesinin hem bu açıdan hem de alacaklarımın taşınması açısından iyi olacağını belirtti, daha doğrusu tembihledi. Dediği gibi yaptım. Alışverişte çok fazla durmadım, ama trafikle beraber gene de eve dönmem üç saatimi aldı. Salona girdiğimde kızımı masada ders çalışırken, Aydın’ı da kanepede uyurken buldum. Kızım beni görünce “Aaa annem gelmiş!” Diyerek kalkıp bana sarıldı. “Anne, babamla az önce ödevimi yaptım bitirdim. O da şimdi kanepede uyuyor.” Dedi ve yerine oturdu. Aydın’ın vücudu kanepenin köşesinde ve biraz eğik duruyordu. Kafasını da kanepenin arkasına yaslamıştı. Uyandırıp, yatağa yatmasını söyleyecektim. Ona “Hayatım, ben geldim. Kalk da istersen yatağında rahat rahat yat!” Diyerek sarıldım. En ufak bir tepki vermedi. Yüzüne baktım, her zamanki gibiydi.Yüzünde dikkatimi çekecek bir şey yoktu. Ama, nefes almadığını fark ettim. Elini tutttum, soğuktu. Başımı kalbinin üzerine koydum. Hiçbir şey duyamadım. Öldüğünü anlamıştım. Sıkı sıkıya sarıldım Aydın’a. Ölemezdi, ölse de dirilecekti. Ben ona canımdan can verecektim. Hareketlerim kızımın dikkatini çekmişti. “Anne, sen babama sarıldın; ben de sarılacağım.” Dedi. Kıskanmıştı. Yanımıza geldi ve babasına sarıldı. Biraz sonra bir anormallik olduğunu anlamıştı. Sordu: “Anne, babam neden uyanmıyor? Bize şaka mı yapıyor?” Dedi. Kızımı kucaklayıp salondan çıkardım, odasına götürdüm. Soğukkanlılıkla ona durumu anlatacaktım. Güçlü olmalıydım, panik yapmamalıydım. Çünkü, kızımın ruh sağlığı söz konusuydu. Sekiz yaşında bir çocuğa babasının öldüğünü nasıl anlatacaktım? İşim gerçekten çok zordu ve ben çok güçlü olmak zorundaydım. Hiç ağlamadan, heyecan yapmadan babasının öldüğünü ona anlattım. Babasının öldüğünü duyunca akan gözyaşlarını elimle sildim ve  ufacık yeşil gözlerinden öpüp bağrıma bastım.  Şaşkındı; ama sonuçta çocuktu işte.Önce ağladı, sonra dersleri aklına geldi, salona gitmek istedi. Bırakmadım. Gidip defter ve kitaplarını getirdim, odasında dersini yapmasını istedim. Çalışanlara; akrabalara, dostlara haber vermelerini söyledim. Kısa bir süre sonra da zaten ev ziyaretçi ile doldu.

Sibel’den beş dakika kadar dinlenmesini rica ettim. Ben de bu arada aldığım notları düzenleyecektim. Kabul etti.

**

İlk konuşan Sibel oldu:

-Aydın’ı kaybetmiştim. O gece kızımı uyuttuktan sonra, sabaha kadar ağladım. Tek tesellim bu güzel adamın ölümünün de güzel olmasaydı. O, söylediğim gibi ölümden söz etmezdi, ancak öldükten sonrasıyla ilgili her türlü tedbiri de almıştı. Bize en ufak bir pürüz bırakmamıştı. Ne ödenecek tek bir kuruş vergi borcu, ne de yarım bırakılmış bir işi vardı. Aylar sonra evraklarına bakarken klasörler dolusu yardım makbuzlarıyla karşılaştım. Çok az makbuzda onun adı yazılıydı; diğerlerinde  başka isimler vardı. Yardımsever olduğunu biliyordum. Bu yardımseverliğinin reklamını yapmayı ise hiç sevmezdi. Makbuzlar da zaten bunun kanıtıydı. Bu konuyla ilgili şöyle bir olay da hatırlıyorum: Aydın, fabrikasını satılığa çıkarmıştı, ancak henüz satılmamıştı. O günlerde fabrika işçilerinden bir kadının gecekondusunda yangın çıkmıştı. Kadıncağızın evi ve eşyalarının hepsi yanmıştı. Üniversiteye yeni kaydını yaptırmış olan bir oğlundan başka kimsesi yoktu. Aydın, fabrikada geçici bir süre kalması için ona yer ayarladı. Kadının işçi arkadaşları da ev  ve eşya almak için yardım kampanyası düzenlediler. Fakat, işçilerin gücü buna yetmiyordu. Evin tutarının onda birini bile toplayamamışlardı. Buna rağmen o kadına ev ve eşyalar alındı. Çünkü adını gizleyen bir hayırsever gerekli olan parayı bağışlamıştı. Bana kalırsa bu Aydın’dan başkası değildi. Bu olaydan on gün sonra da fabrika satılmıştı.

Sibel, derin bir nefes aldı ve:

-Hepsi bu sevgili dostum. Yani buraya kadar.

Deyince gitme zamanımın geldiğini düşünerek ayağa kalktım.

-Lütfen biraz daha kalın. Bu öykünün son bölümünü benim okuma şansım olmadığını biliyorum. O nedenle sizden ricam, aldığınız notlardan ne yazacağınızı bana okumanız; daha doğrusu anlatmanız.

Sibel’in isteğini yerine getirdikten sonra, vedalaşmak için ayağa kalktım ve dedim ki:

-Sibel hanım, şimdilik hoşça kalın. Yarın ve daha sonraki günlerde izin verirseniz sizi ziyarete gelmek isterim.

-Sakın bana darılmayın, ama buna izin veremem. Lütfen bu konuda ısrar da etmeyin. Siz artık benim dostumsunuz, dostlar da birbirlerinin isteklerini yerine getirirler. Benim de sizden son ricam bu. Yanıma gelin, elinizi sıkmak istiyorum.

Deyince yanına gittim. Elini uzatırken zorlanıyordu. Ama elimi öylesine kuvvetli sıktı ki… Bu gücü nereden bulduğuna şaşırmamak mümkün değildi.

-Hakkınızı helal edin sevgili dostum. Dedi.

-Helal olsun. Siz de helal edin. Hoşça kalın. Dedim.

-Güle, güle. Dedi.

Kapıdan çıkarken dönüp baktım, elini sallıyordu….

**

Sibel’in istememesine rağmen ertesi gün ve daha sonraki gün; ya onu ziyaret edebilirim ya da bir haber alabilirim umuduyla hastaneye gittim. Görevliler beni onun yanına sokmadıkları gibi, hastalığının seyri ile ilgili de tek kelime bile söylemediler. Son gittiğimde, bir ara güvenlik elemanlarının kapıda olmadığı bir zamana denk gelince, yavaşça içeri süzüldüm. Koridorda 4-5 adım atmıştım ki beni yakaladılar.

-Beyefendi, yaptığınız çok ayıp! Yaşınızdan başınızdan utanın! Bizi size karşı zor kullanmak mecburiyetinde bırakmadan burayı terk edin!

Dediler. Çok utanmıştım. Bir daha da hastaneye gitmeme kararı aldım.

**

Bu olaydan üç gün sonra, gece vaktiydi. Gazeteyi okumaya gündüz zamanım olmadığı için, o sırada göz atıyordum. Gazetenin orta sayfalarına bakarken büyükçe bir vefat ilanı dikkatimi çekti. İlandaki fotoğrafa baktığımda hemen tanıdım: Bu maalesef Sibel’di. Cenazenin “öğle namazını müteakip kaldırılacağı” da ilânda belirtilmişti. Cenazeye katılamadığım için üzülmüştüm. Doğrusu mutlaka gitmek isterdim. Evet, ben gitmek isterdim de acaba Sibel bunu nasıl karşılardı? Tabi, kesinlikle karşı çıkardı. Yani sonuçta yine Sibel’in istediği olmuştu.

Sibel bize sırlarının birazını verdi; ama çoğunu da beraberinde götürdü. Bu nedenle biz de, Sibel’i onun izin verdiği kadar tanıyabildik.

Bir yakınımı kaybetmişcesine üzüldüm, acı çektim. Gözyaşlarım bu olaya tepki vermekte gecikmedi…

-Güle güle sevgili Sibel! Tek tesellim Aydınına kavuşmuş olman. Sanırım mutlusundur. Çünkü en çok istediğin şey vuslat değil miydi?

07 Eylül 2011 İstanbul

BİTTi

 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/bir-an-defteri-buldum-12-son-boeluem/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.