Coşkun Irmak-2

 

Pazar günü öğlen demişti, ancak o, sabahtan parka gitti. Defalarca parkın etrafını dolaştı. Bırakın akşamı, öğlen bile bir türlü olmuyordu. Zamanın geçmesini hem istiyor hem de istemiyordu. İstiyordu, çünkü belki Münevver’i bir an önce görebilecekti. İstemiyordu, çünkü Münevver’in cevabı olumsuzsa büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Oysa şimdi hiç olmazsa bir umudu vardı. O zaman bu umudu da bulamayabilirdi.

     Parkta oynayan çocukları izledi. Parkın kapısındaki büfeden bir gazete aldı. Şöyle bir baktı gazeteye okumak için. Sonra vaz geçti. Ya o gazete okumaya daldığı sırada Münevver geçer giderse!

     Öğlen oldu. İkindi oldu. Derken hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Parktaki insan sayısı da iyice azalmıştı. İki tane çocuktan başka kimseler görünmüyordu. Bu saatten sonra Münevver’in gelmeme ihtimali daha kuvvetliydi. Gitmeliydi artık. Ama gidemiyordu, ayakları yere çakılmış gibiydi. Umutsuzca bekliyordu. Gelmeyecekti. O kadar kolay mıydı bu işler? Kendine kızıyor, kızmakla kalmayıp yaptığından utanç da duyuyordu. Kafası karışıktı. Banka oturdu. Az önceki gördüğü çocuklar da gitmişti.

     Ayağa kalktı, etrafa bakındı. Parkın ışıkları yanmıştı. Giriş kapısının yanındaki lambanın altında bir gölge fark etti. Birisi geliyordu. Gelen bir bayandı. İyice yaklaştı. Evet bu Münevver’di.

     -Merhaba, hoş geldin. Benim adım Hayrettin, dedi.

     Münevver tek kelime bile etmedi. Sadece gülümsedi ve Hayrettin’in şaşkın bakışları arasında orayı terk etti.

     Hayrettin, geçmişteki bu anıları yaşarken ocaktaki çaydanlığı çoktan unutmuştu. Aklına gelince yerinden fırladı, mutfağa doğru koştu. Çaydanlığın kulpundan tutmasıyla bırakması bir oldu. Çünkü çaydanlığın ısınan kulpu elini yakmıştı. Bu yanma tabii ki ilk değildi, daha önce de defalarca olmuştu. Münevver, onu pek mutfağa sokmazdı, zira girerse mutlaka bir sakarlık yapardı.

     Bir elbezi alıp çaydanlığı tuttu, demliğin içine su döküp çayı demledi. Suyu azalan çaydanlığa tekrar su doldurup ocağın üzerine koydu. İçeri giderken dolaptan kahvaltılık bir şeyler de aldı.

     Münevver’in parkta olumsuz bir tepki vermeyip gülümsemesi, onun için büyük bir sevinç kaynağı idi. Bu nedenle daha cesur olmaya karar verdi. Bir mektup daha yazdı. Gene Kenan’ı yakalaması lazımdı. Kenan’ı bulduğunda çocuğun biraz nazlandığını gördü. Verdiği para miktarını artırdı, demir değil kağıt para sıkıştırdı eline. Yaşı ufaktı, ama paraya aklı eriyordu Kenan’ın.

     Kenan cebindeki mektup ve parayla birlikte koşturdu Münevver’in evine doğru. Hayrettin mektupta yarın için aynı yerde, aynı saatte gene buluşmayı teklif ediyordu. Yarım saat sonra Kenan geldi. Hayrettin, zaten bir köşede onu beklemişti.

     -Hayrettin abi, gel şu tenha yere gidelim. Bu çok gizliymiş, dedi.

     Çocuğu takip etti. Kendince tenha olduğuna karar verdiği bir yerde, Kenan cebinden çıkardığı bir mektubu ona verdi. Önce kendi gönderdiği mektubun Münevver tarafından iade edildiğini zannettiğinden canı sıkıldı. Ama bu mektup onun gönderdiğinden daha küçüktü. Aldı, avucunu sıkı sıkıya kapatıp evine yöneldi. Heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış zannetti, bir an nefes almakta bile zorlandı. Telaşla eve girdiğini gören annesi, ne olduğunu sorduğu halde onu duymadı bile. Odasına girdi, mektubu avucunun içinden yatağın üzerine bıraktı.

     Bir türlü mektubu açıp okumaya cesaret edemiyordu. Öylece mektuba bakıp durdu bir müddet. En sonunda bütün cesaretini toplayıp mektubu açtı ve okumaya başladı. Mektubun uzunluğu sadece iki satırdı. Münevver parkta buluşmak istemediğini, yarın tam saat 12’de evlerinin arkasındaki bahçeye gelmesini istiyordu.

     İki satırlık mektubu defalarca okudu. Kalbinin üzerine koydu. Gözlerini kapatıp Münevver’i hayal etti. Ondan, Münevver’den aldığı, Münevver’e ait olan ilk şeydi bu mektup. Mektubu öpmek istedi, ayıp olur diye bunu yapmadı. Belki de böyle bir davranış, saygısızlık olarak bile değerlendirilebilinirdi.

     Yemek odasının vitrinindeki siyah beyaz nişan fotoğrafına gene baktı. Bu da onların beraber çektirdikleri ilk fotoğraflarıydı.

     -Münevver, hayatım; o ilk buluşmalarımızı hatırlıyor musun? Nişanlanmadan önce topu topu üç kere buluşmuştuk.

     Demlenen çayı masaya getirdi. Kahvaltı için masada eksik olanları gözden geçirip mutfaktan almaya gitti.

     İkinci buluşmaları için saat tam 12’de Hayrettin, Münevverler’in tel bahçe çitlerinin yanındaydı. Bir dakika sonra da bahçede Münevver göründü. Münevver bahçedeki sebzelerden birkaç tane koparırken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu. Kimsenin olmadığına kara verdikten sonra, tel çitlere doğru yaklaştı.

     İkisi de ne diyeceklerini, söze nasıl başlayacaklarını bilemiyorlardı. Neden sonra Münevver söze ilk başladı. Bir şeyler konuştular, ancak ne konuştuklarını daha sonra ikisi de unutacaklardı. Bu heyecan dolu konuşma en fazla on dakika sürmüştü. Eve gitmek için arkasını dönen Münevver’e şaşkın şaşkın bakakalmıştı Hayrettin. Eve yaklaştığında Münevver, arkasına dönüp baktı ve Hayrettin’in yüzündeki şaşkınlığa gülmeden edemedi. Bu gülüş alay değil; sevgi doluydu.

     Geçmişteki anılara dalan Hayrettin, kahvaltının dozunu da kaçırmıştı. Ne kadar yediğinin ve ne kadar çay içtiğinin farkında değildi. Masadan kalkıp kahvaltılıkları mutfağa götürürken şişen karnından bu açıkça belli oluyordu.

   (Devam edecek)



 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/cokun-irmak-2/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.