Coşkun Irmak-7

 

Daha sonraki günlerde, ne zaman dışarıya çıksa, ayakları onu, doğru börekçiye götürüyordu. Neredeyse gün aşırı oraya gitmeye başlamıştı. Garsonlar da artık onu tanıyor ve ismiyle hitap edip, ne istediğini soruyorlardı. Bu sık sık gitmeleri Hayrettin, “Malları çok kaliteli ve temiz. Üstelik su böreğini bu kadar nefis yapan başka bir yer de yok.” Diyerek açıklamaya çalışıyordu.

     O gün,  geç saatlere kadar evde oyalandı. Akşama yakın dışarıya çıkmaya karar verdi. Tabii gene soluğu börekçide aldı. Bu saatte börekçi kalabalık oluyordu. Dışarıda bir masanın iki bayan müşterisi Hayrettin oraya geldiğinde çantalarını toplayıp kalktılar. Hayrettin, hemen boşalan masayı kaptı ve :

     -Hayrettin bey, ne emredersiniz? Diyen garsona siparişini verdi.

     Beş dakika sonra, yolun karşısındaki kaldırıma biriken insanları fark etti. Bir şey olmuştu; ama ne? Anlayabilmek için ayağa kalkıp baktı. Yolun ortasında kuryelerin kullandığı bir motosiklet ve yanında da sarı renkli bir taksi vardı. Börekçideki garsonlardan biri de oraya doğru koşturunca, kazayı yapanın orada çalışan biri olduğunu zannetti. Çalışanların hemen hemen hepsini tanıdığı için bu olaydan dolayı canı sıkıldı.

     Neyse ki geriye dönen garson, kazayı yapanın oranın elemanı olmadığını, gencin yarasının hafif olduğunu söyleyince içi rahatladı. “Artık kalkayım, hava birazdan iyice kararır. Evde, televizyondaki tartışma programını izlerim.” Diye aklından geçirirken “çok çok güzel” dediği kadının börekçinin bahçesine girdiğini gördü. Arabasını nasıl fark etmediğne şaşırdı. Yola doğru baktı, araba yoktu. Ya arabasız gelmişti, ya da başka bir yere park etmiş olmalıydı.

     Dışarıdaki oturma yerlerinin hepsi doluydu; Hayrettin’in masasının yanındaki sandalye hariç. İçeride yer bulabilrdi, ama kadın dışarıda oturmaya karar vermiş olmalı ki Hayrettin’den tarafa yöneldi. Hayrettin onu görmemezlikten geliyordu, ancak bunda pek başarılı sayılmazdı. Çünkü öyle ki, kalbinin heyecandan atışını etraftakilerin duymasından korkuyordu. Kadın:

     -Oturabilir miyim, müsaade eder misiniz? Diye sorunca.

     -Rica ederim, buyurun. Dedi.

     Kadın oturdu. Sipariş vermeden bir sigara çıkardı. Hayrettin, zaten masa üzerinde duran çakmağını alıp kadının sigarasını yaktı. Kadının yüzünden bugün oldukça sinirli olduğu anlaşılıyordu. Tırmalamaya hazır sevimli bir kedi gibiydi.

     Hayrettin, onu bu kadar yakından görünce uzaktaki görüntüsünden daha da güzel olduğu sonucuna vardı. Kadından gelen kaliteli, hoş  bir parfüm kokusu sigaranın kokusunu bile bastırıyordu. Koku, insanı sarhoş gibi yapar mıydı? Ama Hayrettin’i yapmıştı işte.

     -Sizi rahatsız etmiş olmayayım. Diye söze başlayan kadın oldu.

     Hayrettin de buna uygun bir cevap verince tatlı bir muhabbet başladı. Çünkü aslında ikisi de konuşmaya hasretti. Birkaç dakika sonra, yıllardır tanışan samimi iki kişi gibi konuşuyorlardı.

     Şurdan, burdan derken Hayrettin, lâfı döndürdü dolaştırdı Münevver’e getirdi. Münevver’e olan aşkından, onunla nasıl tanıştığından, nasıl evlenme teklif ettiğinden bahsetti. Anlattıkları aslında kadını ilgilendiren konular değildi; ancak Hayrettin’i hayranlıkla dinliyordu. Böyle bir aşka, sevgiye şaşıyor, bir yandan da saygı duyuyordu. Bu düşüncelerini Hayrettin’e söyleyince, o da, sıkıntı vermediğine sevinmiş  ve  Münevver ile olan hatıralarının detayına girmeye başlamıştı.

     Münevver’in geçirdiği kazayı anlatırken gözlerinin dolması, o anı bir kez daha yaşaması kadını da üzmüştü. Bilhassa Hayrettin’in kendisini suçlamasına katılamıyordu ve bunu açıkça da söyledi:

     -Bu olayda sizin suçunuz olduğuna inanmıyorum. Olaylar üzerinde kişinin denetimi sınırlıdır. Bazen  ne yaparsak yapalım, istemediğimiz bir olay gerçekleşebilir. İnsan olarak biz, her şeyin üstesinden geleceğimizi sanırız; ancak gücümüz, imkanlarımız aslında o kadar sınırlı ki…

     Kadın ısmarladığı yiyecek ve içeceklerden çok azını tüketmiş olmasına rağmen, kalkma hazırlığı yapıyordu. Hayrettin’i dinlerken sigara üstüne sigara yakmayı akıl etmiş olmasına rağmen; yeyip içmeyi aklına getirememişti.

     -Sizinle tanıştığıma çok sevindim. Şimdi gitmek zorundayım; oysa anılarınızın devamını dinlemeyi de çok istiyorum. İki gün sonra gene bu saatlerde geleceğim. Siz de burada olursanız beni sevindirirsiniz. Diyerek elini Hayrettin’e uzattı.

     Hayrettin, tuttuğu bu eli hiç bırakamayacağını zannetti. Sanki saatlerdir tutuyormuş hissine kapıldı. Halbuki sadece bir-iki saniye sürmüştü. Kendini toparladı, oldukça yavaş bir sesle:

     -Güle, güle. Ben de çok memnun oldum. Dedi ve giden kadının arkasından o kayboluncaya kadar baktı.

     Hemen eve gitmeyecekti, gidemeyecekti. Korkuyordu. Kimden mi? Münevver’den. Sanki Münevver evde, elinde oklava hesap sormak için onu bekliyordu. Bunun saçma olduğunu, Münevver’in artık yaşamadığını  biliyordu bilmesine de, kafasındaki kişiye bunu kabul ettiremiyordu.

     Kendisinden başka zihninde iki kişi daha vardı. Bunlar birbirleriyle münakaşa ediyor, amansız bir mücadeleye girişiyorlardı. Birisi Münevver’in öldüğünü, onu bırakıp gittiğini, bir erkeğin bu kadar sene kadınsız yaşayamayacağını söylerken, diğeri aşka, sevgiye sadık kalınması gerektiğini, cinsel dürtülerin esiri olup düşüncede bile olsa başka kadınlara yönelmenin ihanet sayılacağını savunuyordu.

     Bu iki kişiden hangisine hak vereceğini bilemiyordu. Kararsızdı. İkisi de haklı olabilirlerdi. Bu düşünceler, Hayrettin’de sadece kaygılara yol açmakla kalmıyor, telafisi zor bir çöküntü de yaratıyordu.

     Kafasının içini düzenlemeliydi. Yürürken sakin bir şekilde olaylara bakmaya karar verdi. Çözüm ancak böyle bulunabilirdi.

     Aşk, sevgi, namus, sadakat, dürüstlük gibi değerleri  bir renk  grubu; ihtiras, cinsellik, arzu ve hazzı da ayrı bir renk grubu olarak düşündü. Bunlar arasında bir seçime gitmeliydi. Tam, seçimini yapabileceği bir noktaya ulaştığını hissetmişti ki, bütün renkler aniden birbirine karıştı ve ortaya tek bir renk çıktı: Siyah. Siyahı da eşittir:İhanet, olarak kabul etmişti.

     Evet onun bu davranışını açıklayacak tek bir kavram vardı,ihanet. Bu sonuca varınca derin bir acı bütün bedenini yakmaya başladı. Başı önüne eğildi, beli adeta iki büklüm oldu… “İki gün sonra börekçiye gitmeyiveririm, bir daha o kadını görmem. Sonra da Münevver’den özür dileyerek kendimi affettiririm.” Diye düşünerek biraz rahatlamaya çalıştı.

     Evin kapısından içeriye kendini atınca, yatmak için doğrudan yatak odasına yöneldi. Bu gece Münevver’le konuşmaya cesareti, daha doğrusu yüzü yoktu…

    (Devam edecek)

 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/cokun-irmak-7/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.