HASRET … (2)

 

alt

HASRET … (2)

Ona engel olmak isteyenlerin tuzaklarından kıl payı kurtulmuş, başı dik Türk olmanın onuru ona yetiyordu. Günahsız, masum insanların suçluluk korkusunun olmadığını iyi biliyordu. Korkacak neyi vardı ki?.. Ölümden öte yolun olmadığının şuurundaydı Göktürk! Tek endişesi; ülkesine emanet ettiği aşkının yanında olmayışı yüreğinde sancıydı! Onun yokluğuna içerlese de kadere boyun eğmekten kaşamamıştı. ayrılıklara alışmıştı. Ayrılıklara alışmıştı! Vakti geldiğinde güzel günlerin geleceğine yürekten inanıyor, olumsuzluklara karşı direniyordu. Türk’ün yılmazlığı karekterindendi. Senelerce yarinden ayrı kalmışlıkları gözlerinin önüne getirdikçe Tanrı’ya şükrediyordu. Kutsal toprakları düşman işgalinden kurtarmak için Yemen’de, Hicaz’da, Afrika’da onlarca yıl ayrı kalmış Mehmet’leri düşündü. Gözleri doldu, peygamber ocağındaki vatan evlatlarının buruk, kimsesiz acılarını taş yapıp bağrına bastı!..Türk -İslam sancağını üç kıta da şerefle dalgalandıran atalarının izinden gittiğini biran bile usundan çıkarmayan Göktürk, Türklüğe karşı savaş açmış Bizans firavunlarına karşı gücünün yettiğince karşı koyuyor, milletler arasındaki mücadelede geri kalınmamasına and içiyordu! Sefalet ve fakirliğin ’’kader’’ olamayacağına inananlardandı.Milletini asırlardır kurt gibi kemiren kokuşmuşluğun kökünü insanının kafasından ve yüreğinden silip atmak istiyordu. Korkunun onun lügatında yeri yoktu! Kırk Kürşat çerilerinden biri de o olmak istiyordu… Esaret zincirlerini kırmak namus borcu idi. Emperyalizmin kollarında beslenen çalınmış insanlarını uyarıyor, gelecekte onlara da hayat hakkı tanınmayacağını haykırıyordu bildirilerinde. Hayatı boyunca o Kürşat ruhu onu hiç bir tehlike karşısında yenik ve yılgınlığa düşürmemişti. Tek çekindiği; davasına hizmet edenlerin ona gösterdiği vefasızlıklardı. En zor şartlarda onu yapayalnız bırakmalarıydı. Hele şunu hiç unutmamıştı! Bir küme arkadaşı ile pazar yerine bildiri dağıtmaya gitmiş, kendilerine muhalif olan bir kaç kişinin saldırılarına muhatap olduğunda kavgaya tutuşmuştu. yumruklaşmalar başladığında kavganın ortasında tek başına kaldığını gördüğünde çok üzülmüş, güvendiği arkadaşlarını defterinden silmişti. Aşkla davasına inanmışları bulmakta zorlanıyor, aynı kaptan yemek yedikleri, birlikte çay demledikleri arkadaşlarının hedeflerinden uzaklaşmaları onu yıkıyordu. Ülkesine ihanet edenlerden korkmadığını, arkadaşlarının yılgınlıklarından, satılmışlıklarından, ciddiyetsizliklerinden ödü kopuyordu! Onca zaman verdiği emeklerinin bazen heba olduğuna derinden içerliyor, bahtına küsüyordu!..

Göktürk, sahile dalgınlıklar içinde giderken Ali Kınık’ın ’’Alayına İsyan Reis’’ türküsüne eşlik ediyordu. Yıllar öncesine hatıralarını serip,yaşadıklarını hatırladı. Yüzündeki ifadeler şekilden şekle girerken yaptığı hizmetleri asla övünç kaynağı haline dönüştürmemişti.İki kitap bile okumadan dava adamlığına soyunanların suratlarına gerçekleri bir tokat gibi fırlattığında onu hiç sevmemişlerdi.Ocakta olmadığı zamanlarda arkasından dedi kodu bile yaptıklarını duymuştu Ali’den. Ali ile beraber kimselerin ortalıkta kalmadığı dönemlerde yok edilen ocakları yeniden tüttürmüşlerdi. Hele on iki eylül; davasına büyük darbeler vurmuş, yüz binlerce yiğidi işkence hanelerinde bitirmişti. Nice aile ocaklarının söndürüldüğü dönemde ocağın üyelerine gizlice yollanan tehditler nedeni ile arkadaşlarını ocaktan bir bir söküp almıştı. Yılmadı, didindi,m,cadeleyi elden bırakmadı. Kutsal bildiği ocağını üç inanmış arkadaşı ile ayakta tutmuştu. Ne var ki, yıllar sonra nankörlük devreye sokulacak, Göktürk horlanacaktı! Selda’nın ’’ adaletin bu mu dünya’’ türküsünü sık sık dinlemesinin sebeplerinden bir tanesi de vefasızlıktı! Hayat, insanları değirmeninde öyle bir öğütüyordu ki, yarınlarda kimin ne olacağını kestiremiyordu.

Kafasındaki karışıklarla yola devam ederken yağmurun bardaktan boşanırcasına yağışı önünü göremez hale getirince silecekleri hızlı ayarına getirdi. Bir yandan da rüzgarın ıslığı deli edercesine aralıksız sürüyordu. Arabanın hızını keserek yavaş yavaş ilerliyor, sokakta bisikletle yoluna devam edenlerin sırılsıklam hallerine gülümseyerek ’’ Oh olsun, hep ben mi yakalanacağım yağmura bisikletle giderken! Ne olmuş birazda siz duş alın’’ diyordu içinden. Buranın eksik olmayan yağmurları kimleri sırılsıklam etmedi ki?.. Her gün yağan yağmur bazen insanları çileden çıkarmaya yetiyordu güneşe hasret kaldıkları için. Haksız da değillerdi!

Sağ koltuğa koyduğu telefonu, çırpınırdın Karadeniz melodisinin hoş sesi ile çalmaya başladı. Başını çevirip ekrana baktığında Tülay yazdığını gördü. Yüzündeki o kasvetli hava birden bire değişti, endamında güler açtı. O arıyordu.Canından da öte sevdiği aşkı arıyor memleketinden. Hiç beklemeden ve arabayı kullandığına aldırmadan telefonu kaptığı gibi kulağına dayadı.

- Aşkıımmm, bir tanem! 
- Canım Göktürk’üm. Ne yapıyorsun? Çok özledim dünden beri konuşamadık ya. Bi arıyayım dedim.
- Bebeğim ne iyi ettin ya! vallahi ben de birazdan arayacaktım seni.
- Ne o, neredesin? Türkü sesi geliyor da… dedi Tülay. Tülay, Göktürk’ü o kadar çok kıskanıyordu ki; yanlış bir yerde diye tereddüt etmişti onu bildiği halde.
- Aşkım, Ali Kınık’ı dinliyorum arabada. Efkar dağıtmak için sahile iniyorum. Sorma ya, havada çok berbat ama biraz sıkıntı atayım dedim bebeğim, prensesim…
- Ha öyle mi? Çok iyi aşkım, benim gözlerimle de süz Okyanusu, konuş onunla. Dalgalara, martılara, yelkenlilere selam söyle… Çok özledim aşkım seni çoookk, derken hıçkırıkları boğazına düğümlenmişti Tülay’ın.

Göktürk, ağlamaklı ses tonu ile;

- Ben de çok özledim seni birtanem, meleğim. Ahhh! Şu ayrılıklar bir bitmedi gitti!
- Allah tez zamanda kavuştursun bizi bebeğim
- Amin yüreğimin sultanı, evimin direği Tülay’ım…

İki aşık konuşmayı üzüntü ile noktalarken, buruk bir sevinçle sahile varmıştı Göktürk!

DEVAM EDECEK

Zafer Direniş…

26 Aralık 2012 Çarşamba 18.00 Lahey

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/hasret-2/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.