KIL ŞALVAR

- Ulan teres günah benden gitti, gerisini sen düşün. El mi yaman bey mi göreceksin, göstereceğim gününü sana. Bunu yanına koyarsam bana da Mansır demesinler. Bu gece dua et de ay erkenden doğmasın. Teres oğlu teres.

- Adı Mansur ama köyde Mansır olarak çağırırlar. Ayşe’ye Aşe, Hatice’ye Hatçe dedikleri gibi. Bizim Mansır da öfke seline kapılmış söylenip duruyordu. Aynı köyden Hacıpaşa’nın yaptıklarını bir türlü içine sindiremiyordu. Böyle komşuluk olurmuydu canım. Her şeyin de bir ölçüsü, haddi hesabı olmalıydı. Tarlası üst tarafta diye bütün gün su kanalını kendine hasretmesine ne gerek vardı. Sanki başkasının tarlaları su beklemiyor, suya gerek duymuyordu. Her sulamada bu Hacıpaşa deyyusu suyunu kesmek zorunda mıydı sanki.

- Yeter artık dedi. Canıma tak etti bu son yaptığın Hacıpaşa. Bunu yanına koyarsam adam diye adımı anmasınlar. Dediğimi yapmazsam köy meydanında eşekler gibi anıracağım. El mi yaman bey mi? Göreceğiz teres.

Tohma, Fırat’ın bir kolu ırmak, ona parelel olarak da köyümüzün tarlalarını sulamaya yarayan devlet tarafından yapılmış beton kanal var. Aslında su bol, herkese fazlasıyla yeter. Ama bu Hacıpaşa gibi densizler olmasa. Tarlası bizim tarlalardan üst tarata ya, canı ne zaman istese kanalı çeviriyor kendi tarlasına, aşağıda sen ne b..k yersen ye.
- Her defasında komşum yapma, etme, yüz yüze bakıyoruz akşama kadar. Ölsek cenazemizi kim kaldıracak, sen benim, ben senin değil mi? O zaman bu hars-i çirkinlik niye. Ben sana mahkumuyum, benim tarla alt tarafta ise bu ayıp mı, günah mı? Yok bu teres laftan anlamayacak. Ama herkesin de anlayacağı bir dil vardır mutlaka. Bekle beni Hacıpaşa deyyusu. Bekle.

- Kanal boyunda Hacıpaşa’nın tarlasının hemen yanı başında kanaldan suyu tarlasına çevirdiği noktada kim hangi aklıevvel söylediyse yatır olduğunu, oradan bütün köylü geçerken kendine biraz çeki düzen verir, hele gece ise tırsardı açıkçası. Küçük çocukları korkutmak için çoğu kez yatırdan bahsederdi anneler de. İnanmadık dersem yalan olur, küçük çocukken. Hani erkekliğe b..k sürmüyoruz ama geceleri oradan geçerken içime bir ürperti çöktüğünü çok kez hatırlarım. Acayip sesler de gelirdi kulağıma, yada korkuyla kendi sesimden ürkerdim herkes gibi. Islık çalardım oradan geçerken, bet sesimle türkü söylediğim de olurdu. Ama ne kadar tırsarsam tırsayım, Hacıpaşa deyyusunun da tırstığını bildiğimden ona burada bir alicengiz oyunu oynayacaktım. Görsün gününü dürzü.

- İkindi çoktan geçmiş, akşam olmak üzere küreği omuzlayıp yola koyuldum. Yüksek sesle Hacıpaşa’nın duyacağı tonda , bu gece Karaburun da ki tarlayı sulamak için gidiyorum diye güya avrada bağırdım. Maksadım bu kıskanç dürzünün de gelmesini sağlamaktı. Duyduğundan adım gibi emin olduktan sonra ayrıldım evden. Yolda hem gidiyor, hem de etraflıca yapacağım işin son ayrıntılarını bir kez daha hafızama yerleştiriyordum. Eksik yoktu. Kanalın kenarındaki kavak ağaçlarının gölgeleri insanı ürküten boyutlara ulaşmıştı. Ama benim için dönüş söz konusu değildi artık.

- Beklediğim gibi ay doğuşunu ertelemişti sanki. Gerçi erken de doğsa önemli değildi, çünkü gökyüzünde bulutlanmalar çoğalmıştı akşamdan beri. Kanalın hemen yanı başındaki çalıların arasına saklandım. Dikenlerin kaba etlerime batmaması için sağımı solumu temizledim. Beklemekten başka bir işim kalmamıştı. Hacıpaşa densizinin güverini de sapasağlam taşlarla kapattım. Zırnık su akmayacak şekilde çamurla da sıvadım. Keyfime diyecek yoktu artık diyemeyeceğim. İçim ürperiyor, tüylerim diken diken oluyordu. Aklıma getirmemeye çalışıyordum ama nafile. Sahiden yatır varsa. Söylenenler ya doğruysa. Ya çarpılırsam. Ava giderken avlanan avcılar gibi mi olacaktım yoksa. Ne olursa olsun, çarpılsam da bu iş bir nihayet bulmalıydı. Sıktım dişimi oturdum. Epeyce bir süere sonra beklemekten artık vazgeçecektim ki bir çıtırtı duydum. Sesin geldiği tarafa baktım ki Mansır teresi. Nasıl bir sevinç kapladı içimi anlatamam. Bütün korkularım silindi gitti. Sanki biraz önce kendi çıkardığı sesten bile irkilen ben değildim. Kocaman gövdesiyle Güver ağzına geldi. Homurdanıp duruyordu. Belli ki o da bana sövüp sayıyordu. Aslında arkasından bir iki kürek vurup kaçmak geldi aklıma ama, ya sonrası. Sonrasını düşününce vazgeçtim hemen. Benden çok güçlüydü. Onun için planımı harfiyen uygulamalıydım. Yoksa hapı yutardım.

Alel acele kanaldaki suyu kendi tarlasına çevirmek için kürekle, bazen da küreği bırakıp çıplak elle taşları savurtuyordu. Artık vakit geldi dedim kendi kendime. Önceden hazırladığım iki okkalı taşı Hacıpaşanın baktığı yöne doğru olan çalıların içine fırlattım. Çıkan sesle irkildi birden. Küreğe sıkıca sarıldığını hissettim. Arkası bana dönük olduğundan beni görmüyordu. Bütün dikkatini yatırın olduğu tarafa hasretmişti. Yavaşça yaklaştım arkasından, yaklaşık bir metre mesafe kalmıştı ki zıplayıp sırtına bindim. Bir an buz kesti sandım. Elindeki kürek düştü. Çıt çıkarmıyordum. Yaklaşık on onbeş saniye ki bana saatler kadar uzun geldi kıprdamadan durduktan sonra bir çığlık kopardı ki sormayın. Koşmaya başladı. Ben sırtındayım tabi ki. Yaklaşık elli metre koştu, burnundan körük gibi soluyordu, bir taraftan da bildiği duaları okuyordu ama ne okuma. Kimini başından, kimini sonundan. Ara sıra da kafasını sağa sola çevirip üflüyordu. Tebbeti tersten okutmuşum anlaşılan. Bir ara durur gibi oldu, elleriyle şalvarıma dokundu. Yine hızlandı.

- Oy.. dedi, kurban olduğum, demek sen de bizim gibi kıl şalvar giyiyorsun ha. Kıl şalvar, kıl şalvar derken yüzükoyun düştü. Ben de üzerine. Eyvah dedim. Ne yaptım ben, adam ölmesin, hayat belirtisi yok, boylu boyunca yatıyor. Doğruldum hemen, korkudan ne yapacağımı bilmeden eve doğru koşmaya başladım.

- Eve vardığımda gece yarısını çoktan geçmişti. Avrat ne oldu herif, sulayabildin mi dedi uykulu gözlerle. Zıbar yat dedim hırsla. Huyumu bildiği için sessizce arkasını dönüp yorganı kafasına çekti.

- Sabaha kadar gözüme uykunun zerresi girmedi. Ya koca Hacıpaşa’ya bir şey olduysa. Ne yapardım o zaman. Kimin yüzüne bakabilirdim. Kimse bilmese bile vicdanım rahat olabilir miydi? Sabah adetim değil ama ezan okunur okunmaz camiye gittim. Zaten kaç kişi geliyor ki, gelenler de şaşırdı zaten. Hayırdır ne işin var gibilerinden baktılar ama aldırmadım tabi. İhtiyarın biri;
Ya hu dedi dün gece bizim koca paşaya bi haller olmuş, kendinde değilmiş, nutku tutulmuş koca adamın, kimseyi tanımıyormuş üstelik, gözlerini tavana dikmiş sadece kurban olduğum kıl şalvarlı deyip duruyormuş. Oh… dedim. Şükür Rabbim. Ölmedi ya. İyi ki camiye geldim, verilmiş sadakam varmış.

- Birkaç gün sonra hasta görmeye gittim, yanıma bir iki konu komşu alarak. Geçmiş olsun ağalar, Allah beterinden saklasın dedim. Tevekkeli boşuna yatır var dememişler, aman Allah’ım sen bizleri kötülüklerden koru. Babanızda da var canım dedim, gece gece insan rahatsızlık verir mi? Yatır bu. Kim bilir daha başımız ne çoraplar örer. İnançlı olmak lazım değil mi komşular. He ya der gibi başlarıyla onayladılar beni. İçimden kıs kıs gülüyordum. Tahta sedire serilmiş şiltenin üzerinde bizim Hacıpaşa boylu boyunca yatıyordu. Gözleri tavana dikili. Hadi dedim içimden, hadi bir daha suyumu kessene. Allah’ın sopası yok derler. Al sana sopa. Deyyus.

- Altı ay sonra bizim Hacıpaşa kendine gelmeye başladı. Artık geleni gideni tanıyor en azından. Yaşadıklarını ballandıra ballandıra anlatıyor. Hem de ne anlatma. Gökten ışık şeklinde inmiş de, bir an kendisini bir sarhoşluk hali kaplamış da, içindeki bütün kötü düşünceler bir anda kendini iyiliğe bırakmış da,

- Konuş dedim, konuş teres. Meydan boş, kimseye söylemem merak etme, daha doğrusu söyleyemem. Ama senin ne mal olduğunu en azından biliyorum. Bir şeyi iki kişi biliyorsa sır olmaktan çıkar bir gün. Konuş şimdilik.

Çanakkale 16/04/2010

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/kil-lvar/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.