MAĞARANIN KAMBURU-16

-Hoş geldin. Oldukça iyi görünüyorsun.

-Teşekkür ederim. Tatil dönüşü ayağımın tozu ile hemen buraya geldim. Onbeş gün çok iyi bir tesiste yorgunluk attım. Demek ki bu, görüntüme de yansımış.

-Tatillerde dolaştığına göre, işler iyi olmalı.

-Tam aksi desem! Umulmadık sürprizlerle karşılaştık. Piyasa oldukça oynak ve durgun; üstüne üstlük ekonomik kriz de işin tuzu biberi oldu. Anlayacağın işler oldukça kötü. Batmamak için çırpınıyoruz. Protesto olan çeklerimizin sayısı giderek artıyor.

-Bir çıkış yolu bulacağına eminim. Çünkü daha önceleri de birkaç ekonomik badire atlatmıştın.

-Bu seferki biraz farklı. İşimiz zor. Bu konuda konuşacak çok şey var da…

-Neyse, onları sonraya bırakalım. Önce hortlaktan ne haber, onu sorayım.

-Sayende peşimi bıraktı. Çok sık değil, ama arada sırada rahatsızlık veren bazı şeyler de olmuyor değil. Şey diyorum, çünkü bunların ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Sanki kafamın içinde benden başka birkaç kişi daha var gibi.

-Onu da geçelim. Asıl öğrenmek istediğim konu: O’nun, yani sevgilinin ölümü. Bu konuda konuşabilecek durumda mısın? Daha önce konuşmak istememiştin de…

-Evet, konuşabiliriz. Benim de ihtiyacım var birisiyle dertleşmeye. Çok doluyum, o yüzden zaman yeter mi bilmiyorum. Görüşme süresini uzun tutmaya yanaşmayacağından da eminim. Halbuki bu mağaraya geldiğim ilk gün oldukça uzun konuşmuştuk.

-Evet öyle olmuştu. Çünkü, o geldiğinde yılın gecesi en uzun olan günüydü.

-Demek ki Aralık ayında gelmişim.

-Evet. Söyler misin bana sevgilin nasıl öldü? İntihar mı etti; sen mi öldürdün?

-Şöyle ya da böyle olması O’nun öldüğü gerçeğini değiştirecek mi ki soruyorsun? Diyelim ki ben öldürdüm…

-Kaçmıştı ve sen O’nu arıyordun.

-Aramaya devam ettim. Bu yolla bulamayacağımı sonunda anladım ve sakin bir kafa ile düşündüm. Düşünürken senin “Aklını kullan, çünkü balığı yakalayan oltadır, ama  yakalatan da yemdir.” sözünü hatırladım.

-Evet, “Bu önerini beğendim. Uygulayacağım.”  demiştin.

-Öğüdünü tuttum ve ortaya bir yem attım.

-Nasıl bir yem?

-O’nun kargo şirketinde çalışan çok samimi bir kız arkadaşı vardı. Bu kız O’nun yerini mutlaka biliyordu, fakat ne yapsam bana söylemezdi. Gidip o kızla konuşacaktım. Yem olarak bir senaryo hazırladım. Saat 18 civarında kızın işyerine gittim. Kapıdan girdiğimi görünce panikledi. Görmemezlikten gelmeye çalıştı. Heyecandan titrediğini fark ettim. Yanına iyice yaklaşınca kafasını kaldırıp yüzüme bakmak zorunda kaldı. “İyi günler. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama çok önemli bir konu var. Birkaç dakikanızı alabilir miyim?” dedim. “Estafurullah, buyurun.” diye cevap verdi. O’nun evden kaçtığını, günlerdir aramama rağmen bulamadığımı, biraz önce bir umutla evine gittiğimi, ancak içeri girince salonu darmadağınık gördüğümü, balkon kapısının açık bulunduğunu, muhtemelen bir hırsız girmiş olabileceğini , fakat benim polise haber vermeye zamanımın bulunmadığını, çünkü Fransa’ya bir iş seyahati yapacağımı, o nedenle iki saat sonra uçağımın kalkacağını, O’nun araması durumunda konu hakkında bilgi vermesini rica ettiğimi, söyledim ve kanıt olarak da, eski tarihli bir uçak biletini içini açmadan  gösterip, oradan ayrıldım.

-İyi bir plana benziyor. Balık yeme atladı mı?

-Elbette. Doğru O’nun evine gittim. İlk işim telefonumu kapatmak oldu. Bilinmeyen bir numaradan arayıp gidip gitmediğimi kontrol edebilirdi. Telefon kapalıyken arar da “ulaşılamıyor” uyarısını alırsa, uçakta olduğumu düşünüp oldukça rahat davranabilirdi. İkinci iş olarak, salondaki ve yatak odasındaki eşyaları gelişi güzel dağıtıp balkon kapısını açtım, eve hırsız girmiş süsü verdim. Sonra da oturup beklemeye devam ettim. Saat 20.00’yi biraz geçince hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Bir ara lambaları yakmak için ayağa kalktım, son anda yaptığım yanlışın farkına varıp tekrar yerime oturdum.

-Dışarıdan evde ışık yandığı görülebiliyor mu?

-Hem de çok kolay bir şekilde görülüyor. Bunu niçin önceden düşünemediğim için kendime kızdım. Karanlıkta beklerken sıkılmadım değil, ama başka çarem de yoktu. Bir saatten fazla bir süre daha beklemek zorunda kaldım. Derken kapının dışında bir topuklu ayakkabı sesi duydum. Bunu anahtarın çevirdiği kilit sesi takip etti. Açılan kapı, çarpılarak kapatıldı, koridorun ışıkları yandı. Küçük odaya çekildim ve oradan O’nun nerede olduğunu izlemeye en azından tahmin etmeye çalıştım. Salondaki ışıkları  yaktı, balkon kapısını da çarparak kapattı. Salonda en az onbeş dakika oyalandı. Dağılan eşyaları toplamış olmalı.

-Kötü bir sürprizle karşılaşması an meselesi.

-Evet öyle. Adeta fark edilmemek için nefes bile almıyordum. Yatak odası tarafına doğru giden ayak sesleri kulağıma geldi. Burada da biraz oyalandı. Sonrasında birkaç kapı daha açılıp kapandı. Muhtemelen  banyo ve mutfak kapılarıydı. En sonunda benim bulunduğum odaya doğru yaklaşmaya başladı. Kapıyı açtı. Elektrik düğmesine dokundu. Işığın yanmasıyla birlikte karşısında beni gördü.

-Seni görünce heyecenlandı mı?

-Sanırım daha doğrusu bilmiyorum. Çünkü bir heykel gibi, bir put gibi hareketsiz bir şekilde karşımda duruyordu. Sanki bulunduğu yere çivilenmişti. Yüzüne baktım, fakat hangi duygular içinde olduğunu çıkaramadım. Bakışları boş ve anlamsızdı. Yanına yaklaştım, hiç kıpırdamadı. Elini tuttum, soğuk ve hissizdi.

-Konuşmayı deneseydin.

-Denedim. Konuşarak her şeyi halledebileceğimizi, onu çok sevdiğimi, bana döndüğü takdirde olanları unutabileceğimi söyledim. Elini çekti ve çıkış kapısına doğru kaçmaya başladı. Bu ihtimali daha önceden düşündüğüm için tetikteydim ve fazla uzağa gidemeden yakaladım. Salona gelmesini söyledim; direnince de sürükleyerek götürdüm.

-Bağırmadı mı, ya da bir şeyler söylemedi mi?

-Hayır. Belli bir süre hiç sesi çıkmadı. Salonda da aynı şeyleri tekrarladım. Beni dinlemiyor gibiydi. Yüzüme bakmamak için kafasını yana çeviriyordu. Tekrar kaçmak için bir hamle yaptı, bu sefer ancak mutfakta yakalayabildim; ama elinde bir bıçak vardı ve konuşmaya başladı: “Üstüme gelme, yoksa seni öldürürüm. Biliyorsun bunu daha önce de denemiştim. Bırak benim peşimi. Seni istemiyorum. Düş yakamdan. Ben başkasını seviyorum, çekil aradan!” dedi. Üzerine doğru yürüyüp bıçaklı elini yakaladım ve büktüm. Bıçak ondan tarafa dönmüştü. Bir kere daha denememiz gerektiğini, bana bir şans daha vermesini söyledim. Bu sözlerim O’nu çileden çıkardı.

-Demek ki, O’nu ikna etmeyi başaramamışsın.

-Maalesef. Açtı ağzını, yumdu gözünü. Ne magandalığım kaldı, ne adiliğim kaldı, ne de serseriliğim… Bu hakaretlere rağmen O’na karşı kaba davranmaktan kaçındım. Ama “Senin gibi cinsel yönden yetersiz birisiyle benim işim olmaz. Ben erkek istiyorum, erkek gibi erkek!” deyince bir anlık öfke ile, büktüğüm bileğini biraz ileriye doğru iteledim. Bu itelememin sonucunda elindeki bıçak boğazına saplanmış olmalı ki boş bir çuval gibi yere  düştü. Ne bir çığlık attı, ne de debelendi. Yığılıp öylece kaldı. Önce numara yapıyor sandım, eğilip baktım. Hareketsizdi ve yerler kan içindeydi. Nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.

-Yazık! Pisi pisine bir ölüm.

-Evet öyle. İnan ki Kambur, O’nu öldürmek niyetim yoktu.

-Nasıl yoktu? Kaç defa O’na yaptıklarını ödettireceğini, bunların hesabını soracağını söyleyen sen değil misin?

-Benim. Doğru söylüyorsun, ancak yapamazdım. Kızgınlıkla o sözler ağzımdan çıkmış olabilir, fakat O’nu öldüremezdim.

-Öldürdün işte…

-Her şey birkaç saniye içinde oldu bitti. Nasıl hemencecik öldü, anlayamadım. Başına çömeldim ve ağlamaya başladım. Çok üzgündüm ve çok acı çekiyordum. Yüreğimden, içimden bir şeyler koparılmıştı sanki. Hayatımda bu kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Yarım saat sürdü sanırım ağlamam.

-Bu bir cinayet ve polis de katilin yani senin peşindedir.

-Benim peşimde polis filan yok. Çünkü katil yakalandı.

-Hani sen öldürmüştün, bir de katil yakalandı diyorsun!

-Senin bunak kafan bu tür şeyleri anlamada yetersiz. Anlatayım da öğren!

-İyi olur.

-Çocukluğumdan beri zor bir durumla karşılaştığımda bir kurtuluş yolu bulmada oldukça becerikliyimdir. Ağlamam bitince çareler düşünmeye başladım ve gene bir senaryo hazırladım. Bu senaryo gereği önce O’nun çantasından telefonunu aldım, sevgilisine “Aşkım, yarım saate kadar gel. Seni bekliyorum. Kapıyı anahtarınla aç. Sana sürprizim var. Şaşıracaksın!” diye bir mesaj yazıp gönderdim. Telefonu, kapı kollarını ve evde dokunma ihtimalim olan yerleri bir bez ile sildim. Tabii telefonu tekrar O’nun çantasına koydum. Son bir defa daha O’nu seyrettim, diz çöküp af diledim. Duydu mu duymadı mı bilemem. Sonra evin ışıklarını yanık bırakıp oradan ayrıldım.

-Ne yapmak istediğini anlar gibiyim.

-En nihayet anladın… Evin bulunduğu caddenin karşısında bir kafeye oturdum. Buradan evin etrafında olup bitenleri rahatlıkla izleyebilecektim. Dedektiflik bürosu, sevgilisi ile ilgili her türlü bilgiyi bana vermişti. Fotoğraflarına, arabasının rengine varıncaya kadar. Nitekim yarım saat bile dolmadan İngiliz yeşili bir araba evin önünde durdu. O adamın arabasıydı bu. Elinde çiçeklerle arabadan çıkan adam apartmana girince biraz ilerideki ankesörlü telefona gittim ve önce acil servisi arayıp bir hasta olduğunu, acele ambulans göndermelerini istedim ve adresi verdim. Birkaç dakika oyalandıktan sonra, polisi de arayıp bir cinayet ihbarında bulunacağımı söyledim. Onlara da adresi yazdırıp kafeye döndüm.

-Polisi çağırmanı anladım, fakat ambulans neden istedin?

-Ambulansın daha önce geleceğini ve adamın ambulans nedeniyle polis gelene kadar oyalanacağını düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Önce ambulansın siren sesi duyuldu, apartmanın önüne yanaştı. Ambulansın geldiğini gören meraklı birkaç kişi oraya üşüştü. Derken polis arabası da geldi. Apartmanın önündeki kalabalık daha da çoğaldı. Kırkbeş dakika sonra resmi plakalı bir araç daha yanaştı evin önüne. Kıravatlı iki adam indi, birisinin elinde daktiloya benzer bir şey vardı.

-Hakim olmalı. Olayla ilgili zabıt tutmak için gelmiştir.

-Kafeye hızlı adımlarla, söylene söylene bir adam girdi, yan masadaki iki kişinin yanına oturdu. Konuşmasından kalabalığın arasından geldiği anlaşılıyordu. “Gencecik kadını öldürmüşler. Katil polis tarafından suçüstü yakalanmış. Yazık olmuş, yazık…” diyordu. Daha ne kadar zaman geçti tam hatırlamıyorum. Önce ambulans görevlileri bir ceset torbasıyla evden çıktılar. Sonra polislerin arasında elleri kelepçeli o adam göründü. En sonunda da resmi plakalı araba getirdiği yolcularını alarak oradan ayrıldı. Tabii seyredecek bir şey kalmayınca, birikmiş kalabalık da dağıldı. Her şey eski haline döndü.

-Böylece sen de bu işten kendini sıyırmış oldun.

-Tam değil. Çünkü polis benim de ifademe başvurdu. Hatta iki kere sorguya alındım. Ancak, ellerinde beni suçlayabilecekleri bir delil olmadığından, serbest bırakmak zorunda kaldılar. Buna rağmen bunda sonra hareketlerime dikkat etmeli, yani temkinli davranmalıyım. En ufak bir açık bile vermek, benim sonum olur.

-Bir cinayet işledin. Sen bir katilsin. Anlattıklarına bakılırsa çok da soğukkanlısın. Neler hissettiğini öğrenebilir miyim?

-Ne o bunak, büyücülük müyücülük derken şimdi bir de psikologluğa mı soyunuyorsun? El atmadığın bir tek o alan kalmıştı. Ne hissettiğimden sana ne? Ruhsal analiz mi yapacaksın? Hem ben sana olayla ilgili bilmen gerekenleri anlattım.

-Benim bu soruyu sormaktan maksadım, konuşman sırasında sanki pişman olmuş gibi bir izlenim edinmiş olmamdır.

-İzlenimin doğru. Hayatımda hiç duymadığım bir pişmanlık yaşıyorum. O’nun yokluğu beni kahrediyor. O’na kıydığım için kendimi lanetliyorum. İnan ki böyle olmasını asla istemedim. Bir anlık öfke, basit bir refleks ve acı bir son… O’nu geri getirebilsem, bu yaşadıklarım bir rüya olsa… Bunun için neler vermezdim! O’nu geri getirmenin bir yolu yok mu Kambur? Yardım et n’olur!

-Saçmalama! Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Bak sana kısaca bu konuda bir hikaye anlatayım: Adamın birinin çok sevdiği oğlu ölür. Acısı her geçen gün katlanarak artar. Her konuda bilgi sahibi bir bilgeye gidip, oğlunu geri getirmesini ister. Bilge ona boş bir tas verir ve der ki : “Bu tasa içinden ölü çıkmamış bir haneden su doldur getir, ben de seni oğluna kavuşturayım.” Adamcağız sevinçle oradan ayrılır. Aradan günler, haftalar geçer ve baba bir gün boynu bükük bir şekilde bilgenin yanına gelir, elindeki boş tası utanarak iade eder. Yani ölüm her zaman, her yerde ve herkes için var..

-Haklısın. Ne desek, ne yapsak boş…

-Çok yoruldun ve de üzüldün. Bu olayı bir kez daha yaşamanın senin için hiç de kolay olmadığını görüyorum. İstersen görüşmeyi burada sonlandıralım.

-İyi olur. Hoşça kal!

-Güle güle.
-
(Devam edecek)

 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maaranin-kamburu-16/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.