MAĞARANIN KAMBURU-19

-Kambur ben geliyorum. Yukarıda mısın?

-Evet buradayım. Gel.

-Merhaba. Lambayı ve su kabını nereye bırakayım?

-Merhaba, hoş geldin. Lambayı ver bana, su kabını da yan tarafa koyabilirsin.

-O izbe yerden sonra buralar gözüme aydınlık ve sevimli göründü.

-Ama beğenmediğin o yerde, tam sekiz gün kaldın. Dört-beş gün demiştin girmeden önce. Yiyeceğini ve suyunu idareli kullanmış olmalısın.

-Son günde ekmek tükenmiş, suyum ise sadece bir yudum kalmıştı. Ekmek ve su olsaydı daha çok da kalabilirdim. O odada geçmez zannettiğim zaman aksine su gibi akıp gitti.

-Kendini nasıl hissediyorsun?

-Bedenen biraz bitkin, ruhen ise oldukça iyi. Azıcık mutlu, oldukça da umutlu.

-Nefes alabiliyorsan, uyuyabiliyorsan, yemek yiyebiliyorsan, hissedebiliyorsan, düşünebiliyorsan ne mutlu sana!

-Haklısın.

-Şu yiyeceklerle karnını doyurup, derecikten de suyunu içebilirsin. Bir yandan da konuşmamızı sürdürürüz.

-Sağ ol. Çok acıkmıştım.

-İçeride neler düşündün, ne kararlar aldın?

-İçine düştüğüm kötü durumdan beni kurtaracak bazı planlar yaptım, çözümler ürettim. Yani bir kez daha kendimi bu zor durumdan kurtaracağım. Sıfırdan başlayacağım ve başaracağım. Günün birinde büyük bir servetin de sahibi olacağım.

-Buna sevindim. Bozulan moralin düzelmiş. Ancak şunu unutma, sağlam bir kişilik sahip olabileceğin en büyük servettir.

-Kişiliği kurcalama. Hem buna senin sevinmen gerekmez; belki de üzülmelisin!

-Söylediklerinden pek bir şey anlamadım. Daha açık konuş benimle.

-Zamanı gelince anlarsın. Acele etme, çok da meraklı olma sevgili kamburum!

-Lâubalilikten hoşlanmıyorum.

-Tamam, tamam kızma, biliyorum. Özür dilerim. Geleceği düşündüm ve gördüm ki ileride kazanacağım  zaferler beni bekliyor.

-Bunun için geçmişi iyi incele.

-Neden?

-Çünkü gelecekteki zaferlerimizi, geçmişten çıkardığımız derslere borçluyuz.

-Geçmişten en iyi ders çıkarabilecek kişilerden birisiyim.

-Öyleyse, içeride kendini de sorgulamış olmalısın.

-Evet, sorguladım. Ameliyata hazırlanan bir operatör titizliği ile kendimi masaya yatırdım. Bütün özelliklerimi tek tek inceledim. Bu güne kadar fark etmediğim bazı eksikliklerimin ve bazı üstün taraflarımın bulunduğunu gördüm. Mesela ben çok korkak bir insanım.

-Bunu ititraf etmen de bir aşama sayılır.

-Evet korkuyorum, hem de birçok şeyden. Yaptıklarımın altında yatan temel duygu bu. Korkaklığımı bir kusur olarak düşündüğümü zannetme. Korku, çoğunlukla benim can simidim olmuştur. Yıllar önce işlediği bir cinayetten sonra uzunca bir süre hapis yatıp çıkan bir katille konuşmuştum. Bana “bakma böyle hava atıp dolaştığıma, aslında çok korkuyorum. O adamı da korktuğum için öldürdüm.” demişti. O koşullarda ne demek istediğini tam anlamamıştım, fakat şimdi anladığımı fark ettim.

-Başka?

-Kimi insanların değerlendirmelerine göre ben bir nankörüm. Doğru olabilir. Çünkü, bana yapılan iyilikleri hiçbir zaman iyilik olarak görmedim. Hep karşımdakilerin bir ödevi olarak düşündüm.

-Nankör insanın en temel gıdası kötülüktür.

-Aynen öyle. Ben de bana iyilik yapanlara kötülükle karşılık vermekten çekinmedim. İşin doğrusu, iyi de kötü de bana göreydi.

-Bu değerler tabii ki görecelidir, ama bir toplumda çoğunluğun kabul ettiği bir tanımları da mutlaka vardır. Hatta evrensel olarak bu değerleri ifade etmeye çalışan düşünürler de olmuştur.

-Burası beni enterese etmiyor. Ben kendi açımdan bakıyorum iyi ve kötüye.

-İyi, ahlâki açıdan yapılması zorunlu olan eylemlerdir. İnsanlığın mayası da ahlâktır. Bu mayaya sahip olmayanları insan sayamayız.

-Başkaları tarafından insan sayılıp sayılmamak da benim umurumda değil. Ben kendi işime bakarım. Bir şey bana yarar sağlıyorsa iyidir, sağlamıyorsa kötüdür. Ya da bana haz veren iyidir, acı veren ise kötüdür.

-Seninki de bir görüş; tartışmalı da olsa sonuçta bir iddiadır. İçeride vicdan muhasebesi yaptın mı?

-Vicdan dediğin hani insanın içinden gelen bir ses varmış, kişiyi uyarırmış; o mu?

-Evet.

-Öyleyse bende vicdan yok. Öyle bir uyarı almıyorum. Zaten alsam da o sesi hemen boğarım.

-İlginç bir insan, incelenmesi gereken bir varlıksın.

-Varlık diyerek bana hakaret etme!

-Bağırma! Sözlerimde hakaret yok. Var olan her şey varlıktır.

-Var olanlar varlık ise, var olmayanlar nedir?

-Saçma bir soru? Varolmayan deyip onun ne olduğunu nasıl sorgulayacaksın. Bu mümkün mü? Var olmayan “hiç”tir.

-Varlık olacağıma, keşke “hiç” olsaydım.

-İşin içinden çıkamayacağımız bir tartışmaya girdik. Bu konuyu burada kapatalım ve ben sana görmediğin en alt katı gezdireyim. Bunun için en uygun gecelerden birindeyiz.

-En uygun gece ne demek?

-Ay’ın ışığını en çok gösterdiği gecelerden birisi.

-Mağarada, sözünü ettiğin bu kattan sonra, görmediğim yer kalacak mı?

-Hayır kalmayacak. Unutmuş olmalısın, daha önce söylemiştim. Mağarada bildiklerimizden daha çok kat var, ama bunların bir kısmı kullanılamıyor.

-Gidelim öyleyse.

-İkimiz de birer lamba alalım. Sen gene beni takip ediyorsun.

-Görüntülerin bulunduğu katta duruyor muyuz.

-Hayır, yürümeye devam et.

-Kemikler, labirent ve derken en alt kata geldik galiba.

-Evet geldik. Acele etme. Çünkü bu katın bir duvarı tamamen yıkıktır ve aşağısı da uçurumdur. Bana doğru yavaşça yaklaş. Ayın ne kadar büyük ve parlak olduğunu görüyor musun?

-Evet. Ortalığı adeta gündüze çevirmiş. Aşağıda harika bir manzara var. Su sesleri duyuyorum.

-Duyduğun su sesleri karşıdaki şelalelerden geliyor. Dikkatli bak sağ tarafına doğru, biraz daha dön…

-Tamam gördüm. Aynı hizada üç şelale var. Dağın orta yerinden fışkırmışlar. Hava da serinledi gibi.

-Bunda  şelalelerin etkisi büyüktür.

-Biraz daha yaklaşıp bakmak istiyorum. Aşağısı sivri kayalarla, çiçek ve ağaçlarla dolu. Çiçek kokularından bir kokteyl hazırlanmış gibi. Burnumun duyduğu en güzel koku bu. Vahşi doğa dedikleri bu mu? Cennet böyle bir yer olmalı.

-Sanırım. Burada sadece doğal güzellik yok. Aynı zamanda doğanın başkaldırısı da var. Bu başkaldırı , özgürlük abidesini de kendi taşları ile dikmiş. Ne kadar görkemli bir abide, değil mi?

-Buraya hiç insan eli değmemiş ve insan ayağı basmamış olmalı.

-Bence de öyle . Yoksa bu güzellikler de çoktan çirkinliğe dönüşmüş olurdu.

-Mağaranın iç taraflarından geldiğini zannettiğim bir başka koku daha algılıyorum. Bu çiçek kokusu değil. Mest edici bir şey.

-O kokuyu ciğerlerine iyice çek ve sonra karşındaki manzaraya bir kere daha bak.

-Çekiyorum. Nedir bu? Nereden yayılıyor?

-Orasını boş ver, anı yaşamaya bak. Hoşuna gitti mi?

-Sarhoş gibi oldum. Kendimi bir kuş gibi hafif hissediyorum. Her şey başkalaştı.

-Öncekinden farklı mı gördüklerin?

-Evet, hem de çok. Baksana, şelaleler gökkuşağı oluşturmuşlar, aşağıdaki kayalıkların üzerine sanki altın yaldız sürülmüş, ağaçların yeşili ise bir başka yeşil olmuş…Böyle bir güzellik olabilir mi? Buna yol açan nedir?

-Güzel, güzel olduğu için güzeldir. Başka bir neden arama!

-Her şey çok etkileyici.

-Seni bile etkilediğine göre…

-Seni bile ne demek?Ağzımın tadını bozmada çok ustasın!

-Benimle dalaşacağına güzelliği yaşasan!..

-Evet harika, harika bir şey… Buradan atlayıp bir kuş gibi uçmak istiyorum. Bu güzelliklere doğru uçmak istiyorum.

-İstersen deneyebilirsin.

-Denerim de, ya… Evet ya…

-Ya, ya demeyi bırak. İstiyorsan dene, istemiyorsan deneme.

-Ne yapıyorsun Kambur? Neden beni elinle uçuruma doğru itiyorsun?

-Benim bir şey yaptığım yok. Bak, ben senden ne kadar uzaktayım? Benim metrelerce kolum mu var da seni bu kadar uzaktan iteleyebileceğim?

-Yalancı, alçak Kambur! Şimdi de inkar ediyorsun. Her şeyi anlar gibi oluyorum. Mağaranın içinden gelen kokunun uyuşturucu özelliği vardı demek ki. Beni kendimden geçirip ya kendi isteğimle aşağıya atlamamı sağlayacaktın, ya da zorla. Kısacası beni öldürmeyi amaçlıyordun. Benden önce de başka insanları bu uçurumdan ölüme gönderdin mi?

-Neden bunu yapayım ki?

-Büyücülük müyücülük derken şimdi de Hasan Sabbah olmaya mı karar verdin? İnsanları uçurumlardan atıp, ya da atlatıp seyrediyor musun? Seni pis cani, seni alçak sadist…

-Yanılıyorsun. Neden bir insanın hayatını kaybetmesini isteyeyim?

-Cevabını sen ver, ben değil. Neden?

-Yanındaki kayanın üzerine otur da sakin sakin konuşalım. Elindeki taşı da bırak.

-Bak Kambur, içeride düşündüm ve ikimizi de ilgilendiren bir karar aldım.

-Nasıl bir karar?

-Bu mağarada ikimizden biri fazla.

-Fazla olan belli, yani sensin. Ben yıllarımı burada geçirdim.

-O senin görüşün. Ben farklı düşünüyorum. Daha doğrusu iyilikle bu mağaradan çekip gitmeni istiyorum.

-Burası senin işine yaramaz. Kısa sürede bıkarsın.

-Orası belli olmaz. Burası  bir süre saklanmam için bana gerekli. Şimdi sen bana söyle bakayım: Kendi rızanla buradan ayrılacak mısın, yoksa…

-Yoksa ne?

-Yoksa seni öldürmek zorunda kalabilirim. Mesela şu taşla kafanı ezebilirim.

-Bana doğru gelme. Otur yerine!

-Söyle, gidiyor musun?

-Hayır gitmiyorum. Ölürüm de gitmem…

-Zaten sonuç söylediğin gibi olacak.

-Bunu yaparak, alçaklığına, kalleşliğine, egoistliğine  ve nankörlüğüne caniliği de mi ekleyeceksin?

-Boş laflarla oyalama beni. Son defa soruyorum: Gidiyor musun?

-Hayır, hayır, hayır!

-Al öyleyse pis şeytan!…

-Ahhh, kafam, ahhh!..

-Al sana, al sana…Ne kadar da kalın kafan varmış! Al, al…

-Vurma, yeter,yeter! Ahhh!..

-Öldüreceğim seni, ölüm karşısında titremeye başladın bilge kılıklı bunak! Haydi, o palavraların, ahkâmların şimdi kurtarsın seni.

-Evet, beni gerçekten öldüreceğini anladım. Ahhh, offf! Aslında bu benim açımdan büyük bir sürpriz de olmadı. Ahhh, dur vurma, sözümü bitireyim.

-Daha konuşuyor musun sen?

-Her canlı gibi ben de bir gün ölecektim. O gün gelmiş. Ahhh! Evet, ben hiç olmazsa senin gibi yaşantısı ölümden beter birisi olmayacağım. Ahhhhh!

-Gebertinceye kadar vuracağım, gebertinceye kadar… Bir daha, bir daha… Al, al… Sesin çıkmaz oldu solucan kılıklı herif. Öldün mü? Her taraf kan içinde kalmış. Bu pislik herif hareketsiz bir şekilde yatıyor. Gebermiş olmalı, nefes almıyor, nabzı da atmıyor. Ama gene de işi garantiye almalı. Al sana adi kambur, al sana,al sana…

(Gelecek Bölümde bitiyor)

 

 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maaranin-kamburu-19/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.