MAĞARANIN KAMBURU-20 (Son Bölüm)

-Kamburun ziyaretçilerle görüşürken oturduğu yer burasıydı. İki büyük taşın üzerine konulmuş geniş bir tahtadan ibaret.  Pislik içinde, ama oturup biraz prova yapayım. Konuşurken sayfalarını çevirdiği kitabı da burada. Bakayım! Bir şey anlamam mümkün değil. Sembol dolu. Bunların ne anlama geldiğini ben nereden bileceğim. Ama gene de bir ziyaretçi geldiğinde kitaptan bir şeyler görüyormuş gibi yapmalıyım. Acaba Kambur’a benzemeyi becerebilecek miyim? Artık buralar benden sorulur. Eyy! Eyy! Mağara mahlûkatı duyun sesimi: Bundan sonra artık sizin efendiniz benim. Kuralları koyan da uygulayan da benim. Ben ne dersem o olacak! Her şey suskun bu gün. Sözlerime tepki veren tek bir canlı bile yok. Güneş doğmuş olmalı. İyisi mi, önce, o mendeburun benden ısrarla gizlediği şu yeri, yan taraftaki basamaklardan çıkıp kendi gözlerimle göreyim.. Basamaklar bitti ve karşıma tahta bir kapı çıktı. Ağır bir şey… Zorla da olsa açılıyor. Bakalım arkasında ne var? Ooo, bir oda! İçeride bir yatak, bir soba, birkaç kap-kacak, biraz ekmek ve sebze… Penceresi bile var. Bakayım! Yeşillikler içinde bir bahçe. Şimdi her şeyi daha iyi anlayabiliyorum. Demek ki Kambur’un bütün hayatı mağarada geçmiyormuş. Sabah olduğunda görüşmeyi mutlaka bitirmek istemesi de boşuna değilmiş. Gece mağarada, gündüz odasında ve bahçede devam eden bir hayat… Neyse, daha detaylı incelemeyi sonra da yapabilirim. Biraz uyusam iyi olacak. Kambur’un şu kir içindeki yatağına uzanıvereyim.
***
-Ohhh be, kendime geldim. Bu birkaç saatlik uyku her şeye değdi doğrusu. Dışarı çıkıp etrafı kolaçan edeyim. Mağaraya açılandan başka bir de bahçeye açılan kapı var. Ama bu kapı açılmıyor, nasıl çıkacağım? Buldum, buldum. Arkadan sürgüsü takılıymış. Çekeyim. Açıldı. Bahçe sebze dolu. Yan tarafta bir de kümes var. Tavuk sesleri geliyor. Galiba kümesin birkaç metre solundaki küçük yapı da tuvalettir. İleride çokca ev görüyorum. Bir köye benziyor. Buraya uzaklığı 2-3 kilometre olabilir. Bahçenin alt tarafından bir adam geçiyor. Bana doğru bakıyor. Tanıyamadı. O yüzden tereddüt ediyor. Galiba selam verecek.
-Selamünaleyküm.
-Aleykümselam. Buyurun.
-Dedeye baktım. Bir ihtiyacı var mı diye soracaktım. Ama artık sormama gerek kalmadı herhalde. Çünkü siz varsınız ve bir ihtiyacı olursa karşılarsınız. Dede içeride mi?
-Hayır yok. O gitti.
-Nereye gitti? Siz onun akrabası mı oluyorsunuz?
-Evet yeğeniyim. Memlekete gitti. “Yaşlandım, artık yapamıyorum. Gel burada sen otur.” diye bana haber gönderdi. Ben de hemen yola çıkıp geldim. Ben gelince de buradan ayrıldı.
-Daha dün görüşmüştük. Böyle bir niyeti olduğundan bahsetmemişti.
-Unutmuş olmalı. Yaşlılık işte.
-Vedalaşmadan gitmesine üzüldüm. Ona çok alışmıştım. Yıllardır hemen hemen her gün onu görürdüm. Selamlaşırdık, konuşurduk, bana güzel şeyler anlatırdı, bazen de ihtiyaçlarını karşılardım. Öğlene kadar evinden çıkmazdı. Öğleden sonra ise akşam gün batıncaya kadar bahçe ve tavuklarıyla uğraşırdı.
-Bu tür işleri yapmaktan hoşlanırdı.
-İyi bir insandı. Tek bir dalı kırmamış ya da kesmemiştir. Soğuk havalarda, yerdeki ağaç  parçalarını, çalıyı çırpıyı toplayıp yakardı. Tavuklarla, sebzelerle, ağaçlarla, kuşlarla konuşurdu. Onlar da sanki söylediklerini anlıyormuş gibi sakin sakin durup dinlerdi.
-Öyleydi, öyle. Amcam iyi bir insandı. Ona yardım ettiğin için teşekkür ederim.
-Önemli değil. Bahçesinden çıkardığı sebzeleri ve biriktirdiği yumurtaları bana verirdi. Ben de onları kasabadaki pazarda satıp yağ, un, sabun, gaz, tuz gibi ihtiyaç duyduğu şeyleri alıp getirirdim. Bazen üç-beş kuruş para üstü artardı. Kalan parayı ona vermek istediğimde katiyen almazdı. “O şey benim işime yaramaz!” derdi biraz kızgınca.
-Benim de ihtiyaçlarımı karşılamama yardım eder misin?
-Tabii ederim. Siz sebze ve yumurtaları hazırlayın. Beni beklemenize de gerek yok. Bahçeye bırakın, ben oradan alıp kasabaya götürürüm.
-Öyle değil! Ben sebze ve yumurta işi ile uğraşamam. Yeterince param var. Parayla alırsın. Tabii ben de sana emeğinin karşılığını öderim.
-Karşılık beklemem. Allah rızası için yaparım.
-Olmaz. Kabul edemem. Önce şu yüz lirayı al. Bu senin.
-Hayır,  para almam.
-Alacaksın, yoksa sana bir şey ısmarlayamam. Şu üçyüz lirayı da al.
-Peki. Ne getirmemi istiyorsunuz?
-Yiyecek, içecek ve bir evde ihtiyaç duyulacak şeylerden al işte. Kendi evine ne alıyorsan, onları.
-Tamam.
-Birara da şu kümesteki tavukların hepsini al götür, senin olsun.
-Hepsini mi? Orada en az onbeş tane tavuk var. Dursunlar. Taze taze yumurta yersiniz.
-Ben tavuk bakamam. Canım yumurta isterse parayla alırım.
-Siz bilirsiniz…
-Aldıklarını getirdiğinde ben bahçede olmazsam, kapının yanına bırakır mısın?
-Olur. Ben kaçayım. Hoşça kalın.
-Güle, güle.
***
-Mağaranın katlarını dolaşmam iyi oldu. Artık her yeri ezbere biliyorum. İleride bu bilgiler işime çok yarayabilir. Mesela, gelen ziyaretçiler arasında zenginler olursa onları labirentde kaybedebilirim ya da uçurumdan atabilirim. Uçurum deyince aklıma geldi: En son kata da bir bakayım ve inmişken o Kambur’un leşini de aşağıya atayım.. İşte geldim bile en alt kata. Neredeydi ceset? Biraz daha ilerideydi galiba. Ama burada da yok. Şurada? Yok. Uçurumun hemen başında mı? Yok, yok… Ceset yok! Yerlerde kan izi de yok. Ne oldu? Bu mendeburun ölüsü buharlaşıp uçmadı ya? Yoksa ölmedi mi? Ölmedi de numara mı yaptı ve ben gittikten sonra da kaçtı mı? Yok canım, beyni bile dışarıya fırlamıştı. Yaşaması imkansız… Öldüğüne yüzde yüz eminim. Öyleyse ceset nerede? Yabani hayvanlar götürüp yemiş olmasın? Ama buraya yılan ve kartalın dışında hangi yabani hayvan çıkabilir ki? Neyse, boş ver!.. Ne olduysa oldu. Gelmişken şu cennet gibi yerden biraz manzara seyredeyim. Cennet mi, cennet mi? Ne cenneti? Dışarıda tam bir felaket görüntüsü var. Gündüz olmasına rağmen ortalık gece karanlığında. Mavi, siyah, kirli beyaz karışımı kalın bulutlar ortalığı zindan gibi yapmışlar. İri yağmur taneleri bazen bilye büyüklüğünde doluya dönüşüyor. Fırtına ortalığı kasıp kavuruyor. Ağaçlar çatırdıyor, bazısı da kökleri sökülmüş olarak metrelerce uzağa fırlıyor. Kayalar gümbürdeyerek uçurumun dibine doğru yuvarlanıyor; yuvarlanırken de altlarından çıkan toz ve parçacıklar yağmurla birleşerek koyu çamur gibi bir şeye dönüşüyor. Bu çamur gibi şey de o güzelim çiçeklerin üzerini örtüyor. Korkunç bir görüntü. Dizlerimin bağı çözüldü. Nedir bu? Yoksa Kambur’un ölümüne duyulan bir öfke mi? En iyisi buradan uzaklaşmak. Aksi takdirde fırtına beni mağaranın içinden bile alıp kayalara çarpabilir. Belki de niyeti bu!…
***
-Bu gece Kambur’un ziyaretçilerinden gelen olabilir. Oturup beklemeliyim. Gelen kişiye karşı açık vermemek de gerekiyor tabii. Yoksa her şey tersine dönüverir birdenbire. Soğukkanlı ve dikkatli olmalıyım. Heyecan yok, kızmak yok … Bir ses duyar gibiyim. Birisi geliyor.
-Hayırlı akşamlar büyük bilge…
-Hayırlı akşamlar, hoş geldin.
-Hoş bulduk, ancak sen bilge değilsin. Çünkü sesin farklı.
-Otur oraya evlat. Kambur buradan gitti. Yerine de beni bıraktı.
-Şimdi seni iyice görüyorum. Evet sen o değilsin.
-Heyecanlanma evlat. Otur, otur oraya da konuşalım.
-Bana evlat diyorsun, oysa senin yaşın benden büyük değil. Ben o değerli bilge kişi için geldim. Ona Kambur denmesi de hoşuma gitmedi.
-Ben ona hep öyle hitap ettim. Kendisi bundan hiç şikayetçi değildi.
-Onun gibi tevazu sahibi bir insan kolay kolay şikayette bulunmaz. Yıllardır buraya gelir giderim, ancak onun sırtındaki kambur pek dikkatimi çekmezdi. Tâ ki şu ana kadar… Evet düşünüyorum da onun sırtında kambur vardı, hem de iki tane. Ben onun kamburlarına değil, ağzından çıkan hikmet dolu sözlere bakardım.
-Evet, konuştu mu güzel konuşurdu.
-Bana çok büyük yardımları oldu.
-Problem ne? Anlatırsan ben de yardımcı olurum.
-Sanmam. Bazı şeylerin sonu daha başında bellidir. Üstelik artık benim sorunum da kalmadı.
-Öyleyse burada işin ne?
-O bilge kişiye teşekkür etmek ve sohbetinden feyz almak için geldim. O iyilik timsali insanın tek bir cümlesi için  neresi olursa olsun, giderim. Nerede olduğunu bana söyler misin? Oraya gidip, görmek istiyorum onu.
-Nerede olduğunu bilmiyorum. Söylemedi. Çekti gitti. Burasını da bana emanet etti. Kambur’un iyilik timsali olduğunu söylüyorsun, ama bana kötülükde üstün olduğu için üstadları tarafından bu göreve seçildiğini söylemişti.
-Bana anlattığı ise tam tersiydi. Nedenini de galiba biliyorum. Sanırım o, kötü bir insan karşısında iyi bir insan görüntüsü verirse, karşısındakini incitmiş olabileceğini düşündüğünden böyle söylemiştir. O gerçekten de tevazu sahibi bir kişiydi. Kendisini kötü olarak tanıtması onun değerinden bir şey kaybettirmezdi. Altın çamura da düşse gene altındır.
-Vay uyanık vay… Demek ki nabza göre şerbet veriyormuş!
-Ne dediğini anlamadım. Yüksek sesle konuşur musun?
-Onunla ilgili bir anı aklıma geldi de… Saçma sapan bir şey canım. Duymadığın daha iyi.
-Ne zaman dönecek?
-Dönmemek üzere gitti. Eğer gerçekten bir sorununuz var da söylemekten çekiniyorsanız…
-Vardı. Bilge kişi sayesinde bitti. Bana verdiği telkin ve öğütlere borçluyum bu günümü. İş hayatımla, eşimle, etrafımdaki bazı insanlarla, hatta cinsel konularla ilgili ciddi sorunlar yaşadım. Ekonomik sıkıntı içinde, küçük bir memurdum. Kompleksli, insanlarla sağlıklı diyaloglar kuramayan, bazen bir zavallı görünümünde bir insandım. Hepsi bitti, hepsi bitti… Şimdi param da var, kendime güvenim de. Küçük memurluk dönemi geride kaldı, üst düzeyde bir bürokratım artık. İnsanlarla aram iyi, eşimle adeta ikinci daha doğrusu gerçek balayını yaşıyoruz.
-Bu sana pahalıya mal olmuştur.
-Benden para ya da başka bir şey mi talep ettiğini düşünüyorsun?
-Evet. Bu devirde hayrına kim kime yardım eder ki?
-Onu tanımadığınız şu sözlerinizden de anlaşılıyor. Senin gibi bir insana burayı emanet etmiş olmasına bir türlü inanamıyorum. Bırak parayı, bir keresinde “bu mağarada ne yer ne içer?” diye düşündüğümden ufak tefek bir şeyler alıp gelmiştim. İşte o gün onun en öfkeli anına da tanık olmuştum. Yaptığımdan öylesine utandım ki… Defalarca özür diledim.
-“Senin gibi bir insan…” ifadesinde bana bir hakaret sezinledim. Çizmeyi aşmasan iyi edersin.
-Onun hatırımda kalan son sözlerinden birisi şöyleydi: “İnsan olarak doğmak bir ayrıcalıktır; ama insan olarak kalmak en büyük meziyettir ve  oldukça da zordur.”
-Yeter, yeter! Kapat çeneni!
-Aha, aha…
-Ne gülüyorsun?
-Kambura gülüyorum.
-Hani nerede? Kambur mu geldi? Olamaz…
-Hayır, senin anladığın kambur değil bu. Sırtında çıkmaya başlayan kambura gülüyorum. Hayret, o bilge kişinin kamburu yıllarca hiç dikkatimi çekmemişti, ama seninkini anında, hem de çıkarken gördüm. Hatta bir değil iki taneymiş çıkan kamburlar! Aha, aha…
-Kes şu pis pis gülmeyi. Defol buradan!
-Gidiyorum çift hörgüçlü deve kılıklı herif. Gidiyorum ve sana da kamburların hayırlı olsun diyorum…
***
 
—BİTTİ—

 

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maaranin-kamburu-20-son-boeluem/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.