Mağaranın Kamburu-15

-Kambur merhaba, kambur neredesin? Çık ortaya. Benimle oyun oynama! Zaten kafam bozuk. Bir an önce gelmezsen öfkemi senden çıkartırım. Kambuuur!

-Geldim işte; bağırmayı kes artık.

-Benimle dalga mı geçiyorsun, niçin hemen gelmiyorsun?

-Dalga geçmek gibi bir huyum yoktur. Bunu bu güne kadar öğrenmiş olmalıydın! Asıl sen, neden  bu kadar agressif davranıyorsun?

-Sorma! Perişan bir vaziyetteyim. Beni teselli edecek bir dosta ihtiyacım var.

-İhtiyacın var fakat, ben kendimi senin bir dostun olarak görmüyorum.

-Ben gerçek bir dost bulamayacak mıyım?

-Bana tek bir tane gerçek dostluk örneği göstereni, “dünyanın en saf insanı” olarak ilan edeceğim ve  heykelini dikeceğim.

-Tamam, dostum değilsin; ama herhalde düşmanım da değilsin!

-Doğru.

-Bu kadarı yeter bana. Düşmanım olmayan bir kişinin beni dinlemesine bile razıyım.

-Olanları anlat, öyleyse.

-Olanları anlatamam; çünkü aynı şeyleri, düşüncede bile olsa, tekrar tekrar yaşayabilecek gücü kendimde görmüyorum.

-Seni anlamakta gene zorluk çekmeye başladım. Perişan bir vaziyette olduğunu, yardıma ihtiyacın bulunduğunu söylüyorsun; fakat herhangi bir şey anlatmaya yanaşmıyorsun! Sabaha kadar birbirimizin yüzüne bakarak oturmaya mı geldin?

-Tabii ki hayır. Eskiye, çok eskilere dönmek istiyorum. Beni geçmişe götürebilir misin?

-Böyle bir yeteneğim yok. Ama gene de söyle: Ne kadar eskiye dönmek istiyorsun?

-Babamın annemi öldürdüğü gecenin birkaç gün öncesine…

-O zaman dilimine dönüp, yaşamını tekrar ama başka bir biçimde başlatmayı mı düşünüyorsun?

-Evet.

-Hep kendinden memnun görünürdün. Şimdi ise değilsin gibi.

-Bazen kendimden nefret ediyorum, kendimden iğreniyorum.

-Kendini sevmeye ve saygı duymaya çalışmalısın. Sen kendine karşı saygı duymuyorsan, başkaları sana karşı neden saygı duysunlar? Sen kendini sevmiyorsan, başkaları niye seni sevsinler? Yoksa, bu güne kadar yaşadıklarından pişmanlık mı duyuyorsun?

-Hem de çok. Bana bu şansı verirsen, bambaşka bir insan olarak karşına çıkabilirim.

-Keşke bu konuda elimden bir şey gelseydi! Üzgünüm.

-O gece, şimdiki beni “ben” yapan lanet gece… Hiç yaşanmasaydı ne olurdu sanki! Babam olacak o adam, annemi öldürmeseydi…

-Olanların tüm suçunu babana yıkmak ister gibisin.

-Yıkarım elbet, çünkü her şeyin müsebibi o adam. O adamı hiç affetmedim, affetmeyeceğim. Bir de utanmadan bana görüşmek için haber göndermiş.

-Hapisten çıktı demek ki.

-Evet çıkmış. Aslında daha önce çıkardı dışarı ama hapishanede bir ayaklanmaya elebaşlık etmekten ve birkaç adam yaralamadan yediği cezalar yüzünden tahliyesi gecikmiş. Beni ne yapıp edip bulmuş. Kendi yüzü olmadığı için araya adamlar koyup benimle görüşmek istediğini belirtmiş. Çok hasta olduğunu, hatta bir-iki günlük ömrü kaldığını da eklemiş.

-Gittin mi ziyaretine?

-Önce aracı olarak gönderdiği kişiye “Onun yüzünü şeytan görsün. İnşallah en kısa zamanda geberir. Benim, annemin ve kendinin hayatını mahveden bu pislikle görüşmem!” dedim ve o adamı kovdum. Sonra, kararımı değiştirdim. Gidecektim. İçimdeki nefreti haykırmak için, yüzüne tükürmek için gidecektim.

- Kusurları, günahları ne kadar büyük olursa olsun insanları, affetmeyi denemeli. Hiç olmazsa affetmek için çaba sarfetmeli. Kestirip atmak, acaba doğru mu?

-Bana göre doğru. Hele çektiklerim o insan yüzündense, asla affedemem.

-Babanla konuştun mu?

-Sadece birkaç cümle.

-Görür görmez babanı tanıdın mı?

-Oradaki insanlar, “ Bu adam senin baban!”  demeseydiler tanıyamazdım. Çok yaşlı görünüyordu.

-Kim yaşlı kim genç? İnsanlar da dahil, evrende var olan her şey aynı yaştadır. Dede torunuyla aynı yaşta, sen de  Sokrat’la …

-Başladın felsefeye…

-Kesiyorum. Sen devam et!

-Hastanede dört kişilik bir odada kalıyordu. Bitikti. Adeta kemik yığını. Gözleri ufacık kalmıştı. Beni tanımadı tabii ki. Oradakiler “oğlun geldi, oğlun geldi, bak!” dediler. Bu uyarı üzerine gözlerini iyice açmaya, kafasını kaldırmaya, hatta ellerini oynatmaya çalıştı, ama pek başaramadı. “Oğlum, ben kötü bir adamım, kötü bir babayım; ama sen bir büyüklük göster ve ne olur beni affet. Ne olur oğlum affet!” dedi çok cılız bir sesle. Kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle elini uzattı elimi tutmak için. Ben bunu fark edince âni bir reflekse geriye doğru çekildim. Eli birkaç saniye havada kaldıktan sonra yatağa düştü sertçe. Biraz sonra da son nefesini verdi. Tabii ben de, gelirken aklımdan geçirdiklerimin hiç birisini söyleyecek zamanı bulamadım.

-Babanın ölümü seni etkiledi mi? Neler hissettin?

-Bir kişi, gazetede tanımadığı bir insanın ölüm ilanını okuduğunda ne hissederse, ben de onu hissettim.

-Öyleyse, bu geceki sinirli halinin nedeni başka bir şey.

-Evet, başka. Bu olayla uzaktan yakından ilgisi yok. Ancak, daha önce de söyledim, anlatabilecek durumda değilim. Zorlama.

-Seni zorla konuşturmak gibi bir niyetim olamaz. İstersen anlatırsın.

-Belki daha sonra… Bu ara bir de hortlamış karımla uğraşıyorum. Hortlak hikayelerine hiç inanmazdım. Gene inanmayacağım da kendi gözlerimle gördüm.

-Bu hortlak sana ne yapıyor?

-Ne yapmıyor ki… Bir kere sürekli takip ediyor, yani hep peşimde. Kafamı nereye çevirsem bu hortlağı görüyorum. Pis pis gülüyor, kulağımın dibinde çığlıklar atıyor. Bağırışlarıyla irkiliyorum sık sık. Bazen kafama ya da kulağıma dokunduğunu hissediyorum. Bu dokunuş bir elin dokunuşu gibi değil, sert bir rüzgara benziyor. Sinir bozucu bir şey.

-Bazı ruhlar bu tür davranışlarda bulunabilirler. Karın da benzeri durumları yaşamıştı. Sanırım onun intihar edişini şimdi daha iyi anlamışındır.

-Karımla ilgili bir şey anlama peşinde değilim. Ben, bu beladan kurtulma peşindeyim. Bana yardım et. Kurtar bu beladan beni. Emrin altındaki cinlere emir ver, onlarla irtibata geç.

-Bazı yanlışları önce düzelteyim: Birincisi cinler, her istenileni yapan emir kulları değildir. İstenilenlerin bazılarını yaparlar, ancak yapmadıkları yaptıklarından daha fazladır. Onlarla irtibata geçmeye gelince. Bu iş o kadar kolay değil; yani bunu, iki insanın karşılıklı konuşması gibi zannetme. Cinlerle ilişki kurabilmek için maddi alemden sıyrılıp madde ötesi aleme geçmek gerekiyor. Bunu yaparken de vücut belli oranda bir güç kaybına uğruyor. Ben artık yaşlandığım için bu irtibat kurmayı gerçekleştirirken oldukça zorlanıyorum, bitkin düşüyorum. Ancak gene de sana söz veriyorum, seni bu sıkıntıdan kurtaracağım. Yalnız biraz daha sabretmen gerekiyor.

-Şimdiden teşekkür ederim. Ben, cinlerin, olan şeyleri kendiliklerinden sana bildirdiklerini sanıyordum.

-Kendiliklerinden bildirdikleri de oluyor, fakat çok nadiren… Mesela, az önce görüntü salonunda bazı değişiklikler olduğu mesajını verdikleri gibi.

-Ne değişikliği imiş bu?

-Gidince birlikte görürüz. Lambaları alıp aşağıya inelim istersen.

-İnelim, ama orada fazla oyalanmayalım.

-Tamam. Beni takip et.

-Geliyorum.

-Bunlar eski görüntüler. Şu yeni sanırım. Görebiliyor musun?

-Evet. Galiba bir trafik kazası. Ölüler var. Birisi direksiyon başında ölmüş. Bazı cesetler etrafa savrulmuş. Binek aracı bir tankere kafadan bindirmiş. Sıradan bir kaza işte…

-Sıradan bir kaza gibi görünse de değil. Direksiyondaki adam, üç çocuk sahibi oldukça varlıklı bir kişi. Otuzbeş yaşında. Yanındaki karısı. Yirmibeş yaşında. Bir, üç ve beş yaşlarında üç tane çocukları var. Etrafa savrulan cesetler çocuklara ait olmalı.

-Sen bunları nasıl biliyorsun?

-Buraya birkaç kere geldi. Karısının kendisini aldattığını düşünüyordu. Bu düşünce, ileri derecede bir ruhsal bozukluğa neden olmuştu. Aslında karısının onu aldattığı filan da yoktu; ancak o buna inanmıştı. Karısını ve kendisini öldürmeyi planlıyordu, lakin çocuklarını çok sevdiği için bunu yapamadığını söylüyordu. Çünkü onlar ölürse çocukları perişan olacaktı. Demek ki  onlardan sonra zorda kalmasınlar diye çocukları da ölüme götürmüştü. Bu adamın durumu basit bir şüphe ya da basit bir psikolojik rahatsızlık değil; delilik derecesinde çok ağır bir ruhsal bozukluktu.

-Sen bunları biliyordun da neden engel olmadın? Yoksa insanların zayıf taraflarından kendine malzeme mi çıkarıyorsun? Ne biçim insansın sen?

-Benim bu olayı engelleyebilecek gücüm yoktu. İleriye doğru gidelim. En sona…

-Oraya gitmeyelim. Orada o lanet kadının olduğunu biliyoruz. Onu görmek istemiyorum.

-Gitmemiz gerek. Orada da önemli bir değişiklik olmuş. Zaten geldik sayılır. Bak bakalım, ne var orada?

-Karım masada oturmuş bir şeyler yazıyor.

-Başka? Başka bir şey görmüyor musun? Bir kişi daha yok mu aynı odada?

-Evet var. Sırtı karıma dönük olan başka bir kadın daha görüyorum ve o da bir şeyler yazıyor.

-O odadaki iki bayan, aynı olayın kahramanları. Birbirlerinin varlıklarından haberdarlar, fakat tanışmıyorlar. Birbirlerini tanımadıkları için de sırtları dönük oturuyorlar. Yeni gelen bayana dikkatlice bak! Tanıdın mı?

-Alçak, pis rezil, kalleş… Buraya her gelişde yeni bir numaranla karşılaşıyorum. O’nu nasıl buraya getirebildin?

-O’nu yani sevgilini nihayet tanıyabildin. O’nun görüntüsünün burada olmasında benim herhangi bir katkımın olmadığını biliyorsun, fakat suç bastırmak için bana saldırıyor ve hakaret ediyorsun. Sevgilin de günlük yazıyor. Karının günlüğünü okumak istememiştin, sevgilininkini okumak ister misin?

-Hayır, ne okumak isterim ne de bu konuda konuşmak isterim. Bana bu bayat numaralarla bazı şeyleri anlattıramazsın.

-Sen anlatmasan da ben zaten korkunç gerçeğin ne olduğunu bu görüntüden sonra anladım. Git artık buradan! Süre doldu. Bir an önce git.

-Tamam, bağırma! Gidiyorum. İnin başına yıkılır inşallah,  pis kambur…

(Devam edecek)

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maarann-kamburu-15/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.