Mağaranın Kamburu-18

-Merhaba.
-Merhaba kambur.
-Gene çok zaman oldu görüşmeyeli.
-Birkaç ay olmuştur.
-Birkaç ay dediğin, nereden baksan altı aydan fazla bir süredir.
-Galiba öyle…
-Keyifsizsin bu gün. Panik halindeki bir insan görüntüsü veriyorsun. Yüzün zayıflamış, gözlerin kançanağı gibi. Ne oldu sana?
-Sorma! Günlerdir uykusuzum. Ne zaman gözlerimi kapatsam korkuyla fırlıyorum yataktan.
-Neler olduğunu anlatsana.
-Neler olmadı ki… Battık. Alacaklılar ve mahkemeler peşimde. Ben de son çare olarak buraya sığındım.
-İşlerindede bazı olumsuzluklar olduğundan bahsetmiştin; ama söylediğin nedenler, böyle bir sonuç doğuracak şeyler değildi.
-Krizi iyi yönetemedik. Müşterilerimize verdiğimiz sözleri tutamadık. Bizim alacağımız borcumuzdan çoktu, fakat alacaklarımızı tahsil edemedik. Para gelmeyince konutları bitiremedik. Hatta temel attığımız iki arsada iki tuğlayı bile üst üste koyamadık. Yanımızda çalışanların maaşlarını ödeyemedik. Günü dolduğunda evlerini teslim almak için gelenler sıvası bile yapılmamış kaba inşaatları görünce önce hayal kırıklığına uğradılar; sonra da sözlü ve fiili saldırıya geçtiler. Tabii bu durum kısa sürede duyuldu ve biraz da dedikodu eklenerek etrafa yayıldı. Duyan müşteri ödemelerini durdurdu. Kasaya para girmeyince de ne malzeme alabildik, ne de giderleri karşılayabildik. Senetler ve çeklerin geri dönmesi ile de yasal süreç başladı ve mahkemeler peşimize düştü.
-Ortağın vardı, o ne oldu?
-Ne olacak, kıyıda köşede ve yurt dışındaki bankalarda biraz paramız vardı, onları alıp kayıplara karıştı.
-Sana bir şey kalmadı yani!
-Bana da biraz kaldı. Hatta uzun yıllar yeter bana kalan para, ama alacaklılar ve mahkemeler bu parayı bana rahat yedirmezler. Yanımda nakit olarak oldukça çok para var. Harcayamadıktan sonra çok olsa ne olur, az olsa ne olur?
-Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
-İlk aklıma gelen yurtdışına kaçmaktı. Sonra bundan vazgeçtim. Kaçış sırasında yakalanma ihtimali çok yüksekti. Ben de o nedenle buraya geldim işte.
-Zor bir durumda daima kendini kurtarabilmekle övünürdün.
-Bu sefer kurtulmak galiba zor, hatta imkansız. Ne yapacağım, nasıl yapacağım konusunda bir karar alamıyorum. Dahası, düşünemiyorum bile.Aklım durdu. Düşüncelerimi yönetemiyorum. Bir çare düşünmeye başlasam, aklıma öfkeli alacaklılar ve asık suratlı hakimler geliveriyor.
-Banka müdiresi bir bayan vardı. O, sana yardım etmedi mi?
-O, artık beni tanımıyor bile. Bankadan kredi alırken bize yardımcı olmuştu. Tabii bu yardımlarının karşılığı olarak biz de ona yüklü bir komisyon vermiştik. Sonra, aramızda duygusal bir ilişki başlamıştı ve güzel de gidiyordu. Tâ ki işler bozuluna kadar… İşler bozulunca ne ilişki kaldı, ne dostluk, ne arkadaşlık. Telefonlarıma bile cevap vermez oldu.
-Halbuki sen onun hakkında çok farklı şeyler düşünüyordun.
-Evet. Onu çok başka birisi olarak görmüş ve değer vermiştim. Hatta sen bana “İnsanları övmekte aşırıya gitme.” dediğinde için için sana kızmıştım.
-Ne için için kızması! Bana olan öfkeni açıkça belli etmiştin.
-Peki, öyle olsun. Tamam sen haklı çıktın. Sevindin mi?
-Benim sevinmem veya sevinmemem neyi değiştirecek ki…
-Onu bir sevgili, hatta bir dost zannetmiştim. O da diğerlerinden farklı değilmiş.
-Felaket zamanlarında dost aramak, çölde su aramak gibidir. O nedenle bunları bırak ve asıl zamana bak.
-Neden?
-Çünkü, dostluğuna gerçekten ihtiyaç duyabileceğim tek şey zamandır.
-Çok da tatlı dilliydi. Bu özelliği etkilemiş olmasın beni?
-Tatlı dil çoğunlukla övülür, ama sahtekarların da tatlı dilli olduklarını unutmayalım.
-Hep iyiden, iyilikten söz ederdi. Ancak yaptıkları iyi bir insan olmadığını kanıtladı.
-İyinin ne olduğunu bilmek “iyi insan” olmanın göstergesi değildir.
-Sonuçta her şeyimi kaybettim işte.
-Kaybettiklerin için sızlanmayı bırak da tekrardan kazanabileceklerinin hesabını yap.
-Tekrardan kazanabileceğim ne kaldı da hesabını yapayım? Kazandıklarım ve başarılarım bir anda yok olup gitti.
-Uçurtmayı yapan sen olabilirsin, ama uçuran sen değilsin, rüzgardır. Rüzgar kesilince uçurtman tepetaklak yere çakılınca “uçuruyorum” diye böbürlenmemen gerektiğini anlarsın.
-Tekrar dünyaya gelseydim…
-Tekrar dünyaya gelme ihtimalin olsaydı, nasıl başlardın, ne yapardın? “Şöyle başlardım, şunu yapardım” mı diyorsun. Öyleyse tekrar dünyaya geldiğini varsayıp dediklerini uygula.
-Benimki laf olsun diye söylenmiş bir söz. Gerçekte dünyaya tekrar gelseydim, inan ki ne yapardım bilemiyorum.
-Feneri cebinde olan, karanlığa kafa tutar. Fener cesarettir. Kaygılanmayı da bırak. Adeta bitip tükenmişsin. Çünkü en fazla enerji tüketen aygıtların başında kaygı gelir.
-Başlamak ve başarıya ulaşmak mümkün mü?
-Evet mümkün. Her başarının başlangıcında mutlaka bir adım atılır. Bu adım büyüktür ya da küçüktür… Bunun fazla bir önemi yoktur; önemli olan o ilk adımı atmaktır. Bir de başarının önündeki o engeli aşmalısın.
-Başarıyı engelleyen nedir?
-Başarının en büyük engeli diğer etmenler değil; kişinin kendisidir.
-Hayatta hep kazanacağımı umuyordum, kaybedene kadar.
-Maddi kazanç ve kayıptan daha önemli olan, zamandan kayıp ve kazançtır. Bu güne kadar geçen ömründe boşa giden zamanlarını bir topla; yararlı işlerde harcadığın zamanlarını da topla. Fazla olandan az olanı çıkar. Kârda mısın, zararda mı?
-Kambur, ahkâm kesmeyi bırak da benim sorunuma somut bir çözüm söyle!
-Somut çözümden kasdın maddi sıkıntılarını ortadan kaldırmaksa, bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok maalesef. Bir çözüm varsa onu bulacak olan sensin.
-Desene senden bana bir fayda yok.
-Öyle.
-Senin gene de benim için yapabileceğin bir şeylerin hâlâ var olduğunu düşünüyorum.
-Ne gibi.
-Mesela, bir süre burada saklanmamı sağlayabilirsin.
-Bu isteğini kabul edemem.
-Burada kalmamın senin açından ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Hem sadece birkaç gün…
-Olmaz.
-Sana bir zararım dokunmaz. Mağaranın bir köşesinde yatar kalkarım. Ortalık sakinleşince de çeker giderim.
-Olmaz dedim, ısrar etme.
-Bu iyiliğini karşılıksız da bırakmam. Bedelini hemen öderim. Söylemiştim, yanımda oldukça çok para var. Ne kadar istersen veririm.
-Para dediğin şey benim ne işime yarayacak? Hayatım boyunca ben o nesneyi elime bile almadım. O nedenle paran sende kalsın. Ortalık ağardığında lütfen burayı terket.
-Ocağına düştüm kambur. Lütfen beni yüzüstü bırakma, yardım et. Şu inadı bırak, birkaç gün burada kalmaktan ne çıkar ki.
-Dediğin olmaz, ancak işine yarayacak başka bir yol bulabiliriz.
-Nasıl?
-Daha önce beraber gezmiştik,aşağıda çilehaneye benzeyen bir oda vardı. Hatırladın mı?
-Evet de, konu ile ilgisini anlayamadım.
-O odada birkaç gün kalabilirsin. Böylelikle hem saklanmış olursun hem de vicdan muhasebesi yapıp bol bol düşünürsün. Hatalarını görme, başarıya ulaşma, plân yapma açısından senin için bir fırsat işte.
-O odada günlerce tek başıma kalabileceğimi sanmıyorum. Korkarım. Ya tekrar dışarıya çıkamazsam, içeride kalırsam? Orası karanlık ve rutubetli bir yer. Gün geçer mi öyle yerde?
-Kabul etmekten başka çaren yok.
-Haklısın. Ne zaman odaya gitmem gerekiyor?
-Hemen şimdi. Kaç gün kalmayı düşünüyorsun?
-Neden sordun?
-Ona göre yanına ekmek ve su vereceğim.
-Sanırım dört-beş gün.
-Sen lambayı al ve aşağıya inip odanın önünde beni bekle. Ben ekmek ve su alıp yanına geleceğim. Sendeki lambayı aşağıda söndürüp dışarıda bırakacağım, çıktığında yakıp kullanasın diye. Yuvarlak taşı iyice iteleyip kapıyı tam olarak kapatmalısın.Böylece dışarıdan girebilecek davetsiz misafirleri engellemiş olursun.
-Anladım. Ben gidiyorum.
****

(Devam edecek)

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maarann-kamburu-18/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.