MAĞARANIN KAMBURU – 1


-Hoş geldin evlât, otur oraya! 
-Nereye oturayım, bu mağaranın içinde oturacak yer mi var sanki? 
-Galiba, yanındaki iskemleyi göremedin! 
-Bu mu, bu da nesi?… 
-İskemle. Ee ne yaparsın, biz de artık modern çağın gereklerine uyuyoruz. Büyücü olmasına büyücüyüz ama çağın gerisinde de değiliz. Siz ne diyordunuz buna? Ah, buldum: Çağdaşlaşmak… 
-Ben çağdan, mağdan söz etmiyorum. Şu tek ayağı kırık, arkalığı kopuk pis şeyin üzerindekileri soruyorum. Kanla karışık tüyler yapışmış üzerine. Bir iğne başı kadar bile temiz bir yer kalmamış. 
-O kan ve tüyler kestiğim yarasalardan çıktı. Boş ver kibarlığı da, oturup derdini anlat! Dilersen önce biraz dinlen. Nefes nefese kalmışsın. Buraya tırmanmak senin için bayağı zor olmalı. 
-Gerçekten de öyle… Üç buçuk, dört saattir bu Allahın belâsı dağı tırmandım, durdum. Hiç olmazsa senden öğreneceklerim, çektiğim bu eziyete değse! 
-Bundan hiç şüphen olmasın. Bir an önce başla anlatmaya, o zaman değip değmediğini de öğrenirsin.
-Nereden ve nasıl başlayacağımı da bilemiyorum. 
-Öyleyse, bu konuda ben sana yardımcı olayım: Önce adını söyle! 
-Benim adım… 
-Senin adını sormadım, O’nun adını sordum. 
-Ne yapacaksın O’nun adını? Diyelim ki Leyla, Yasemin, Sibel, Eda ya da Hülya… Ne fark eder? 
-Çok şey… Söylesen iyi olur, benim işim de kolaylaşır böylece. 
-Israr etme, O’nun adını ağzıma almak istemiyorum. 
-O’nun adını ben biliyorum ve şu koyun derisinin üzerine de yazıyorum. İstedim ki senin ağzından duyayım. 
-Bana, bildiğin bir şeyi sorman çok anlamsız geliyor. Boşa geldim onca yolu… Sende mantık bile yok. Ey ihtiyar, nedir bu leş gibi koku? Oradan, mağaranın en karanlık yerinden geliyor. İğrenç ve ağır… 
-Hiç de değil! Senin duyduğunun aksine, dünyadaki kokuların en nefisi. Senin gibi onlarca insana yaşam verdi bu beğenmediğin koku. Sen de onunla ciğerlerini doldur! Önce kollarını yukarıda açarken, havayı içine çek,sonra… 
-Şimdi de jimnastik derslerine başladık… Çattık kaçığın birisine! Pöhh, yaşam veriyormuş, kusmak geliyor içimden. Öğöööö, öğööö… 
-Böğürmene bir diyeceğim yok, lakin biraz saygı gerek. Kendi evinin de ortasına böyle kusup, eder misin? Gene de zararı yok. Sen şimdi, söyle bakalım onu hâlâ seviyor musun? 
-Ne, neee? 
-Sinirlenme, ya evet ya da hayır, de. 
-O’nu sevmek mi ha? Ben ve O’nu sevmek, öyle mi? Ne sevmesi, nefret ediyorum ondan! 
-Ne kadar nefret ediyorsun? 
-Senin şu iğrenç havandan ettiğim kadar, demin ki çıkardığım kusmuk kadar… 
-Öyleyse, benden tekrar onu sana bağlamamı istemiyorsun. Ben mi öyle sanıyorum? Madem sevmiyorsun, öyleyse niçin geldin? İyilik için mi, kötülük için mi? 
-Tabii ki kötülük için. Yoksa sende iyilik de mi var? 
-Ne yapayım O’nu? Dilersen O’na öyle bir dert vereyim, öyle bir dert vereyim ki ömrünün sonuna kadar acı içinde kıvransın dursun. 
-Yetmez! O kadarı O’na az gelir. Daha beterini ver, daha kötüsü olsun büyücüler kralı… 
-Az önce pis büyücüydüm, şimdi nasıl birden senin nazarında büyücüler kralı oldum? Neyse, bunu boş verelim. Söyle bakalım, hangi cinleri çağırmamı arzu edersin? Kötülük mü, iyilik mi, güzellik mi, çirkinlik mi, sevgi mi, nefret mi? 
-Daha anlayamadın mı hangilerini çağırman gerektiğini? Tabii ki kötülük, çirkinlik ve nefret… O da nesi?… Bacanın içinden gürültüler geliyor, birileri mi var orada? Konuşmalarımızı başkasının duymasını istemiyorum. 
-Korkma konuştuklarını kimse duymuyor. Cinler sabırsızlanıyorlar. Görev almak için birbirleriyle kavgaya tutuşmuş olmalılar. Onlar kavga ede dursun, bizim zamanımız bol, tâ sabaha kadar… Yani düşünecek ve fikrini değiştirebilecek bol bol vaktin var. Eğer O’nu affedip O’nun için iyilik dilersen söyle! Fikir değiştirmek, korkma alçaltmaz insanı. Niceleri ilk başta senin gibiydi de sabaha karşı tam tersi oldu!… Belki de o güzel günlerin tatlı anılarından bir kırıntı gizlenmiştir, yüreğinin bir köşesine… Ya hâlâ seviyorsan… 
-Hayır, hayır, yüz bin kere hayır! Bana bak iblis! Az önce sana biraz kanım ısınmıştı, aradığım adam bu demiştim ama bir kere daha O’nu sevdiğimi söylersen bilmiş ol ki seni öldürürüm. Anlıyor musun, cehennem zebanisi, senin o buruşuk boğazını böyle sıkar, gebertirim… 
-Dur, sinirlenme! Çek ellerini boğazımdan! Bırak beni! Bırak beni dedim sana! Tamam, senin istediğin gibi olsun. Bütün maharetimi gösterip, kara büyünün en şiddetlisini yapacağım. Bu büyünün dünyada bir eşi daha yok. O’nu yerlerde kıvrandıracağım, boğazından bir yudum su bile geçirtmeyeceğim, gözlerinden yıllarca seller boşalttıracağım… 
-Yetmeeez! Dahası var mı? Daha beteri, daha kötüsü, daha daha… 
-Var, var. Sırası gelince hepsini anlatırım. İçlerinden birisini seçersin… 
-Senin elindeki ne? Kitap mı o?. Demek ki senin kitabın da varmış. Sayfalarını neden çevirip duruyorsun gizlice? Yapma, sinirlerim bozuluyor! 
-Bu kitap, binlerce sene öncesinden kalma, Ökilt bilgilerle dolu. Büyük Sahip tarafından önce bir taş üzerine yazılmış. Orta Sahip papirüs kağıdına aktarmış ve yüzlerce kuşak önceki dedem, yani Küçük Sahip onu şu gördüğün hale getirmiş. Geleneklerimize göre bu kitap, aile büyüğü tarafından en çok hak eden oğula verilir. Kötülükte ve kötülük yapmada birinci olmak şartıyla… Bu emaneti verecek oğlum yok benim, çünkü geleneklere aykırı ama ben evlenmedim. O nedenle yıllardır bu kitabı verecek birisini aradım. 
-Ne yazıyor içinde? Her şeyden haber verip, her türlü büyüyü öğretiyor mu? 
-Ne istersen bulabilirsin. Yalnız açıkça değil de semboller halindedir buradaki bilgi ve gerçekler. Yorumu doğru yapabilirsen sayısız ihtimal arasından istediğini bulabilirsin. 
-Gözlerim yoruldu. Daha aydınlık olamaz mı bu mağaranın içerisi? 
-Karanlık da ışık da insanın ruhundadır. Gözlerini kapat ve öyle konuş. Daha rahat edersin. Hem göremeyeceğim diye korkma, eskisinden çok daha iyi göreceksin her şeyi. Tamam işte öyle… Şimdi geçmişinden bahset bana, çocukluğunu anlat! Sence o döneme ait önemli bulduğun anıların yok mu hiç? 
-Var olmasına var da, konumuzla ne ilgisi var bunların? 
-İnsan yaşamı bölünemez bir bütündür, her anın hangi zaman aralığında olursa olsun diğer anların hepsi ile ilişkisi vardır. İstersen ben senin hatırlamana biraz yardımcı olayım: Mesela on yaşında iken bir kedinin peşinden koşarken düşüp başını yarmıştın. Sonra ne oldu? 
-Evet hatırlıyorum. Başımdan akan sıcak kanlar yüzümü kırmızıya boyamıştı. Ağlayarak eve gittim, annem benim bu halimi görünce önce bir çığlık attı, sonra da yaramın ağır olmadığını anlayınca beni bir güzel dövdü. Bir hafta yataktan kalkamadım; fazla kan kaybından mı, dayaktan mı, bilemiyorum. Bir hafta sonra okula başımda sargılarla gittiğimde arkadaşlarım beni amma gırgıra almışlardı! Aynı kedi iki ay sonra bir başka çocuğun neredeyse ölümüne neden olacaktı. Çocuğun babası elinde tüfek, günlerce kediyi aradı; ama bulamadı. Çünkü ben, o kediyi evimizin bodrumunda günlerce gizlice sakladım ve besledim. Kendi yemeğimden bile ona götürdüm. Bir gün o nankör kedi kaçıverdi. Çok üzülmüştüm ve onu suçlamıştım. Hepsi bu kadar… 
-Anlattıklarında yanlış ya da yalan taraflar yok mu? 
-Neden olsun ki. Ben hatırladıklarımı anlattım. Söylediklerim tutarlı değil mi? Bunların neresinde yalan var? 
-Konunun başı ve sonu doğru; yalnız,büyük suç ve büyük yalan ortada gizli. 
-Evet, şimdi daha iyi hatırlıyorum: Bir hafta kafam sarılı yatıp kalktıktan sonra, ilk işim düşmeme sebep olan o kediyi arayıp bulmak ve ondan intikam almak oldu. Doğrusu beni peşinden çok koşturdu. Buna rağmen sonunda onu bir köşede kıstırdım, gözlerinde çaresizliğin yıkılmışlığı vardı. Tuttum ön bacaklarından, biraz ilerideki bir kireç kuyusuna fırlattım ve oradan kaçtım. 
-Hayır, kaçmadın… 
-Tamam kaçmadım. Onun canhıraş bağırışlarını dinledim, kirecin içine batıp çıkmasını seyrettim. Bu eğlence tam on ya da on beş dakika sürdü. Diğer kurtardığım kedi ise başka bir kediydi. Öğrendin işte… Sanıyorsun ki kendimi sana iyi göstermek gibi bir gayret içerisine girdim. Ben iyi bir insan değilim, ben kötü bir insanım. Kötülük peşinde olmasaydım senin yanında ne işim vardı? 
-Sanmıyorum evlât, biliyorum. Ne yazık ki biliyorum! İnsanların tümü işledikleri kötülükleri, hayali bir iyilikle süslemek isterler; çocuğu da büyüğü de böyledir. Senin yaşın kaç? 
-Kırk bir. 
-Ya O’nun? 
-O’nunkini sorma! Hem kesin olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. 
-Ben söyleyeyim: On sekiz. O’nun nesine aşık oldun veya hayran kaldın? Bacaklarına, göğüslerine, bakışına, ruhuna, namusuna… O kız sana karşı dürüst mü davranmadı? Sen herkese karşı dürüst mü davranıyorsun? 
-Elimden geldiğince… Ben riyakarlığı beceremem, bununla da övünürüm. 
-Güldürme beni. İkiyüzlülük olmadan insanlar kandırılamaz. İnsanlar kandırılamazsa ilişkiler sürdürülemez. Hele bir de aile reisiysen, kocaysan, bunu yapman kaçınılmazdır. 
-Nereye varmak istediğini anlamadım. 
-İki sene önceye dönelim: Karınla birlikte, bir plajın sıcacık kumları üzerine serdiğiniz rafyanızda güneşleniyorsunuz. Karın sana bir soru sormuş, sen de sırtın ona dönük olduğu için çok rahat cevap verebilmiştin. O sırada başka neler oldu dersin? Şimdi diyeceksin ki “onu memnun eden, mutlu kılan bir yalanı “ bu kadar büyütmenin ne alemi var? Bu tartışılabilir bir görüştür ama şunu unutma her yalan, her riyakarlık ya bir pişmanlığa ya da bir özleme açılan yeni ve başka bir kapıdır. 
-Güneşin sıcaklığı beni serseme çevirmişti, tam o sırada karım; ”beni hâlâ çekici buluyor musun?” diye o birçok kadının klasik sorusunu sordu. Kat kat göbeğine, buruşuk kalçalarına, güneş yanığı nedeniyle kabukları kopmuş, yarısı esmer yarısı beyaz cildine bakmadan “Tabii yavrucuğum, sen her zaman taze ve güzelsin!” dedim. 
-Bu iltifatın karına mıydı? 
-Öff, sıktın amma! Ona değildi, on metre kadar ötede bikinili, nefis bir kız vardı ve ben bunları söylerken gözlerim onun üzerindeydi. Sen de başıma yargıç kesilip çıktın! Ona mıydı, kıza mıydı yorumunu sen yap yargıç hazretleri… 
-Sanıyordum ki ikimiz de yorumun değil, gerçeğin peşindeyiz! Bana hakaret etmek yerine, gerçekleri görmene yardım ettiğim için teşekkür etmelisin. 
-Hak ettiğinde, teşekkür de alırsın benden. Tavandaki pöstekiyi ne ile bağladın oraya? 
-Bağlı değil, tıpkı yalanlar gibi havada duruyor. Bağlı olan ise şu yanımdaki ağır örstür, zincirinin halkaları da oldukça kalındır ha… 
-Neden ? 
-Çünkü gerçeği simgeliyor, kaçırılmaması gerek… 
-Babalık senin burnun bir uzuyor bir kısalıyor. Ha,ha,ha… Yoksa karşımda çağdaş Pinokyo mu var? 
-İnsanların dilleri de öyle değil midir? Dilleri uzunken sesleri gür çıkar, kısalınca ise süt dökmüş kedi gibidirler. Hatırlasana, sen de gözleri iyi göremediği için aldığın kavuna ödediğin paranın üstünü beş kuruş eksik veren ihtiyara karşı aslan kesilmiştin de gece yolunu kesip silahını göğsüne dayayan soyguncuya binlerce lirayı teşekkürler ederek avucuna saymamış mıydın? 
-Ama sonra o soyguncudan paramı geri almıştım. 
-Doğru almıştın, hatta elleri kelepçeliyken üzerine atlamış, ağzını, burnunu o muhteşem yumruklarınla dağıtmıştın bile… Daha önce onun, şimdi ise senin dilin uzundu… 
-Bana yaptıklarını yanına mı bıraksaydım? 
-Onunla nasıl tanıştınız? İlk görüşmenizde neler söylediniz birbirinize? 
-Kapısında “Personel Müdürü” yazan odamda oturmuş, o günkü bazı işleri yapıyordum. Moralim bozuktu, çünkü o gece pek de hoş geçmemişti. Üstelik çocuklarımın ve karımın bazı sorunları da vardı. Karım o gece, yine her zamanki gibi olayları abarta abarta anlatıyor, her şeyden şikayet edip, yakınıyordu. Aradığını bulamadığını, her şeyin çok daha iyisine lâyık olduğu halde bu koşullar altında yaşamak zorunda bırakıldığını, elalemin kaknem karılarının lüks içinde yüzdüklerini filan söyleyip duruyordu. Tabii bu konuşmalarda bana laf dokundurduğu için daha fazla susamazdım. O nedenle ben de patladım ve bir şeyler söyledim. Çocukların gözü önünde kıyasıya bir kavgaya başladık. Karımı o sırada öldürmeyi bile düşündüm. Sehpanın üzerindeki meyve tabağının içinde bulunan bıçağa gözüm takıldı. Hayalimde karımı bu bıçakla delik deşik ettim. Bu da bana yetmedi, televizyonun anteniyle onu boğdum. Boğazını zevkle sıkarken yalvarmaları bu zevkimi daha da artırıyordu. Bir yandan da kahkahalar atıyordum, bunu yaparken. Çocuklar korkup panik içersinde kaçmaya başlamışlardı. Az önce de dedim ya, bunların hepsi hayaldi. Ya çıldıracaktım, ya da bu kadını gerçekten gebertecektim. Bu düşünceler nedeniyle bakışlarım korkunç bir hal almış olmalı ki karım önce sesini yavaşlattı, sonra da sustu. 
-O gece, karını ilk öldürmek isteyişin miydi? 

(Devam edecek)

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/maranin-kamburu-1/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.