Pierre Loti

Pierre Loti…

 

Ölüm/Hayat’ın bir arada yaşandığı ender yer; Pierre Loti Tepesi…

 

Yalnız adam Eyüp sultan caminin kapısından içeriye girmeye hazırlandı. Adım atamadı, sanki iğne atsalar yere düşmeyecek gibiydi. Miraç kandili nedeniyle cami kapısında kimi lokum, kimi şerbet kimi şeker dağıtmaya çalıştı. Sanki etten bir duvar olmuştu giriş kapısında. Kalabalık içinden kendisine uzatılan lokumdan bir tane alabildi ancak.

 

Nihayet o kalabalığın arasından sıyrılıp Nice dikdörtgen planlı Eyüp sultan cami avlusuna girdi. Çıkıntılı mihrabına, cami avlusundaki asırlık çınara ilişti gözleri. Yanaştı asırlık çınara uzunca baktı. Hayranlıkla inceledi koca çınarın görkemliğini. Gövdesi oluşan çukurlara rağmen dimdik ayakta hala… İçinden geçirdi; “ kim bilir kaç asırdır kaç milyon insan gölgelendi, serinledi, ferahladı bu asırlık çınar ağacının altında. İçinden Seni buraya dikenler düşündü mü acaba, kaç can nefes alacak gölgende? Diye. Çınar ağacının ardına ilişti gözleri ; türbe ve mezar anıtlarına.
Tabeladaki yazıları okumaya başladı. … Sanki her adımı bir tarihe geri dönüş bir keşif…

 

Caminin her köşesini gezdikten sonra tarihi kalıntıya sırtını dönerek dışarı çıktı. Demir parmaklıklarla çevrili mezarlara baktı. Bir ağaç bir mezarlık üzerine salmıştı tüm gövdesini, elini demir parmaklıklara dayadı, güç almak istercesine… bir mana aradı bakışları, belkide yaratanın yarattığı her şeyden bir anlam çıkarmak zorunluluğu hissetti kendinde . Ağacın asırlık olduğu her halinden belliydi. Hafif esen rüzgârın etkisinde ince dalları süzüldü bir o yana bir bu yana.

 

Bedene hafif bir ürperti bıraktı serinliği, düşündü Ömer Hayyam’ dan bir parça;  Halbuki beşeri mahlukatın en güzeli ya hastalıklara tutulup çürüyor yahut kara topraklar altında toprak oluyor. Hayyam bir destiyi tutar ve kadehine şarap boşaltır. Fakat o şarabı içerken düşünür acaba bu destide, bir zamanlar kendisi gibi inleyen bir maşukasıyla lebberleb olan kollarını onun boynuna saran bir aşıkın toprağı mı?  Algılamaya çalıştı nihayetinden Hayyam’ın ne demek istediğini. Düşündü kendince, sorular sormaya başladı; acaba bu mezarda kimin mevtası var? Eksik bir yanı mı kaldı ki? Aşıkına mı kavuşamadı da, bir ağaçta can buldu?

   

Silahtarağa bölgesindeki Pierre Loti tepesinin bulunduğu bölgeye kadar mezarlık alanları uzanmakta olan patikaya girdi. Bunca ince çizgiden dalan düşüncelerinden birazda olsa arınmak için Pierre Loti tepesine çıkmaya başladı. . Bir patikayı andıran mezarlık içinde açılan parkelerle döşenmiş yolda yürümeye başladı. Sağlı sollu mezarlarla dizilmiş yoldan yürürken çevredeki insan manzaralarını izlemeden geçemedi. Her baktığı simada bir ayyuka çıkarmaya çalıştı.

 

Sıra sıra evler gibi, sanki yeni bir yerleşim alanı kurulmuş ve caddesi, sokağı ev hanesinin numarasına adresi yazılmış. En havadar ve yeşilinden en deniz manzarasına kadar her şey düşünülmüş, sanki burjuvadan bir semt kurulmuştu. Düşündü kendince burada ölünün yatması bile zengin, üst zümreden olmak zaruri gibi sanki.!

 

Ünlülerin isimlerinin bulunduğu mezarlıkları belirten yazılar ve gidilmesi için yapılan merdivenler… Mezarlıklarına bile gitmek ve dua etmek için illa merdiven basamaklarını tırmanmak gerek. Merdivene giden yolun başında çeşme başında bir kadın bebeğini emziriyordu. Bir yanda bitmiş hayatların taştan ve topraktan evleri; cansız yatan birer mevta, ruhuna Fatiha yazılı anıt taşları. Bir yandan yeni bir hayat, yeni bir canın karnını doyuran bir anne… Mezarlık içinde var olacak olan taze kan; kanının taze olmasına devam etmeye yarayan anne sütü, yaşamın damaktaki tadı. Gassal ile  Ebenin platonik aşkı gibi bir hikâye…

 

Aynı tablo içerisinde taze kan, toprağın emdiği eski kanlar; bir zamanlar onların kanıda damarlarında muhafazayken, ilk damak tatları tıpkı bir bebek gibi anne sütüydü, diye içinden geçirdi yalnız adam.
 Hayatın gerçeklik tablosunun bir arada yaşandığı Eyüp sultan camisi-Eyüp Mezarlığı-Pierre Loti tepesi…

 

Hayatın en canlı noktası; yeşillikten gökyüzünün ender göründüğü mekân; Eyüp mezarlığı, toprak altında yatan cansız mevtalar… Ölüm/hayat bütünlüğünün sürrealist yaşandığı dünyanın tek yerinde rastlanır; Pieere Loti tepesine çıkan mezarlık yolunda…
Bebeğini emziren annenin mahcup ve utanmaması için başını çevirdi Eyüp sultan camisine, minaresinin ve camimin bir yanı ağaçların arasında görünüyordu.

 

Bir yanı hayat; anne bebeğini mezarlık içinde emziriyor…
Bir yanı ölüm; ruhuna Fatiha bekleyen toprak altında yatan mevtalar…
Bir yanı yeşil; mezarlık içinde tüm diriliğini görkemle sunan ağaçlar, canlı doğanın ve yaşamın dirilişi…
Bir yanı kuru; beton ormanı haline gelmiş, betondan dikilmiş apartmanlar içinde yaşayan insanlar.

 

Hayat felsefesiyle hiç bu kadar içli dışlı yaşanmamıştı beklide bu güne dek yalnız adam. Ünlülerin ünsüzlerin mezar taşlarını okuyarak devam etti yoluna…

 

“Hicretten sonra peygamberimizi 7 ay evinde konuk eden Eyyub El Ensari, yine sahabeden ebu’d Derda, hz. Kab, divan edebiyanın en büyük şairlerinden Baki, ünlü şehy-ül İslam Ebussuud Efendi, türk musikisinin büyük bestekarlarından Itri, Şevki bey, Hacı Arif bey, Rahmi bey…istiklal savaşımızın büyük kahramanı mareşal Fevzi Çakmak, büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek, ünlü şair ve yazarlarımızdan; Süleyman Nazif, Peyami safa, Nihat Sami banarlı, Ahmet Haşim, Ziya Osman Saba, Ahmet Kabaklı, ünlü ressamlar Şeker Ahmet Paşa, Feyhaman Duran, büyük tarihçilerden Hoca Sadeddin Efendi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ünlü din alimlerimizden; Ömer Nasuhi Bilmen, Gönenli Mehmet Efendi, prof Dr. İbrahim Canan, ilim adamı prof. Dr. Esa’d Coşan ve daha niceleri….” Bu mezarlıkta yatan devlet din, fikir, sanat ve musiki büyüklerinin; her birinin dev ismi anıt taşlarında yazılıydı. İsimlerini okuya okuya yokuşu çıkmaya devam etti.

 

Başında pullarla işlenmiş siyah tülbentli kadın; Sevabına döküyor birkaç gözyaşı bir meçhulün mezar taşı başında.

 

Severim birinin belki yine seher vaktinden
Herkesin var bir asıl sahibi; alır diye elimden
Sarılamam beline sıkı sıkı kenetlenmem
Gönül nafile avare olurmuş bir kul ardından

 

Beklide bundan dolayı korkup aşık olamamıştı hiç kimseye… Âşık olacağı kişinin bir sahibi var ve er ya da geç elinden alır diye.

   

İki küçük adacık üstünde yaşayan tavşanlar martıların sesleriyle arada irkilseler de birlikte yaşamayı öğrenişe benziyorlar.  Yeşilliğin hâkim olduğu mezarlıklar anıtlaşmış halde göz kırpar gibi duruyor. Haliç sırtlarındaki çay bahçelerinde çaylarını yudumlayan, nargileyi tüttüren insan manzaraları dinginliğin verdiği keyfin doruklarını yaşıyorlar.
Bir yandan çay, kahve siparişi alınırken, diğer yandan mezar taşı siparişi alınan Hayat/ölümün bir arada yaşandığı tek mekân; Pierre Loti Tepesi… 
Bir haziran günü; ikindi vakti Haliç’ten vuran sahildeki yosun kokusu, boğaz korularındaki reyhayla birleşip Pierre Loti tepesine doğru tırmandı. Ve bu koku genzi yaktığı kadarda içi ferahlatıyor, temizliyor gibi.. Ve Pierre Loti’de yalnız gezen bir genç… Kaldırım taşlarına bakıyor ve her adımdan içine işleyen kokunun bir anlamı var diyor içinden.

 

Pierre Loti’de bir tahtadan masa ve sandalyede yalnız bir kadın oturdu; ferahlık bir tebessüm arar gibi bekleyen masum kadın.

 

 Yalnız adam ayaklarını kaldırım taşlarına vurarak yürüdü. Ve her taştan çıkan farklı sesin ahengi martıların sesiyle bir ezgi oluşturdu. Yol alıyordu garip bir dalgınlıkla. Tıpkı tahta sandalyede oturan güzel kadının Pierre Loti tepesindeki duvarlara dolanan sarmaşığı izlerken dalması gibi…

 

Hangimiz varlık, hangimiz yokluk?
Can mıydın canan mıydın?
Canımız kaç para ki, olsun aşkta bolluk?
Gerçek miydin, gerçeklikten de öte miydin?

 

 Yalnız kadın garip bir halde dalgınlıkla çantasını yarı koluna takarak kalktı. Başı eğik ve dalgın bir halde kadına yaklaşan yalnız adam –ta ki güneşin batış kızıllığının kadının gözlerine vurana dek fark etmemişti. Çarptı kadına, kadının kolundaki çanta yere düştü, içindeki telefon bir yana, mendil bir yana, şiir kitabı bir yana…

 

Kadın eğilerek önce telefonu ardından mendilini, dağılan yerden toplamaya çalışırken yalnız adam hala özür dilemeye çalışıyordu. Sonra yere düşen eşyaları fark etti. Eğilerek düşenleri toplamaya çalıştığında gözleri şiir kitabının üzerindeki başlığa ilişti;                        
“Gözlerdeki mana”

 

Yarı oturur vaziyette elindeki şiir kitabın başlığını okuduktan sonra, başını kaldırdı; gözleri kadının gözlerine ilişti. Tesadüf müydü karşılaştıran. Tesadüf mü gözlerindeki manayı yalnız adama okutturan o şiir kitabı?

 

Tesadüf değildi belki de; iki yalnızın alın yazısıydı.

 

Nihayetinde ağaçtan düşen bir yaprak iki gözün kesiştiği noktadan ağır ağır düştü. Az önce dalında canlı olarak yaşayan yaprak kurumak için yere düştü iki göz arasından süzülerek. Bir canlının ölümü tatması gibi…
Ulviye Ay (devam edecek)

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/pierre-loti/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.