YAĞMUR …

YAĞMUR …

YAĞMUR ...

Kış aylarının son deminde kar lapa lapa yağıyordu. Geçen yıllara nazaran böyle bir kış görülmemişti. Güneşe hasret ahali hava şartları ile her gün hasbihal eder oldu. Kar ve yağmurlarla memleket bereketlenirken, uğursuzluklar da peşini bırakmamıştı cennet vatanın. Kem gözler; Anadolu toprakları üzerine daima nazarla bakmışlardı. Kan ve gözyaşı hiç eksik olmamış, kurulan tezgahlarda kardeş kavgalarında binlerce insan genç yaşlarında, hayatın çıvgın çağında kara toprağa gömülmüşlerdi. Bol bereketli topraklarda karanfiller yerine kan fışkırıyor, kin ve nefret tohumları her geçen güne yenileri ekleniyordu.Aklın almadığı olaylara öylesine içerliyordu ki; sorduğu sorulara cevap alamayışı onu deli ediyordu.

Akşam, gece, sabah memleket ahvalini düşüneceğim diye bitkin düşmüş, neredeyse sağlığına zarar verecek noktaya gelmişti. Her doğan yeni güne bakıyor, ’İnşallah bu kaoslu günlerimiz geçecek’ diyordu. Nafileydi güzel hayelleri. Kardeş yüreklerin birbirlerine karşı hınçla, kinle dolu olmasına anlam veremediğine şaşırıyordu.

Düşüncelerle dolu kafasını kaşıyarak pencere önüne doğru yürüdü. Pencerenin perdesini sol eli ile sıyırıp dışarı baktı. Bembeyaz renge bürünmüş gökyüzünü süzdü. Yağan karların nazlı nazlı yere düşüşlerine baktı. Hafif tebessüm etti. Yaradan’ına hayırlı dualar yolladı. ’Şimdi çocuk olmak vardı’ dedi içinden. Küçüklüğünde arkadaşları ile köyün gallik adı verilen tepesinde ağabeyinin yaptığı kızakla kayardı akşama dek. Bazen de kartopu savaşına katılırdı mahallenin erkek çocuklarına karşı. Hırçınlığı çok seviyordu.Kız olmasına rağmen babası onu erkek gibi yetiştiriyordu. Onun korkusuz, yürekli, Nene Hatun cesaretli, Siyum Bike olmasını istiyordu babası. Köyde ona ’deli çocuk’ denmeye başlanmıştı bile…

Alptürk, köyün en güzide kızı ile severek evlendiğinde doğacak ilk çocuğunun erkek olmasını ve adını Yağmur koymak istiyordu. Hüseyin Nihal Atsız’ın yolundan giden Alptürk, erkek çocuğu dünyaya gelirse Atsız’ın oğluna verdiği Yağmur adını vermek istiyordu oğluna ama, ne var ki Allah ona ilk cocuğu olarak kız vermişti. Mevla’ya şükürler etti sağlıklı, güzel bir evlat verdiği için. Alptürk, kız-oğlan ayrımı yapmazdı ama memleketin içinde bulunduğu durumlardan dolayı erkek evladının olmasını çok istemişti. Onu bir kahraman gibi yetiştirip devlet, millet, vatan düşmanlarına, hainlere karşı savaşkan Kürşat, Yavuz ruhlu asker olmasını arzuluyordu. Yaradan’a sığındı, ondan af diledi iradesi dışında istekte bulunduğu için…

Kızının doğduğu gün, doğum müjdesini komşusunun çocuğu Alparslan koşarak köy kahvesine gitmiş bir kızı dünyaya geldiği müjdesini verdiğinde Alptürk nasıl çığlık atmıştı çay ocağının bahçesinde. Kahvede oturanlar Alptürk’ün çığlığında şaşkına dönmüşlerdi. İşin aslı öğrenilince herkeste tatlı bir tebessüm havası hakim olmuştu. Çay ocağında ki garson İlkay’a seslenerek herkese çay ısmarlamıştı. Çaylar içilir içilmez kıvrak adımlarla evin yolunu tutmuştu. Soluk soluğa ve heyacanla kapıdan içeri girer girmez, evin çardağında yorgunluk sigarasını tüttüren köyün ebesi Hatçe ana karşıladı onu. 

- Oğlum hadi gözün aydın! Maşallah nur topu gibi kız evladın oldu. Allah analı-babalı büyütsün!

Alptürk, hatçe ananın eline sarılarak öptü. Sevincinden gözlerinden akan yaşı elinin dışı ile silerken;

- Anacağım Allah senden razı olsun. Gülbahar’ım nasıl? O da iyi mi?

- İyi oğul, çok şükür sağlığı yerinde. Bir hafta ona sakın bir iş yaptırtma. Artık evin işleri sana bakar, derken gülümsüyordu Hatçe ana.

- Elbette anacğım. Bırak bir haftayı, kırkı çıkıncaya kadar ona asla bir iş gördürtmem. O bana bir evlat hediye etti ya baksana Hatce ana? Onu şimdi görebilir miyim? derken gözlerinin içi çığlık atıyordu sevincinden.

Hatçe ana elleri böğründe;

- Sen şimdi karşı odaya geç. Birazdan ben seni çağırırım, dedi.

İçi içine sığmıyordu Alptürk’ün. Telaşlı tavırları ile karşı odaya gidip mindere bağdaş kurdu. Bafra paketinden bir sigara çıkarıp yaktı. Sigaranın dumanını içine derince çekip uzağa öyle bir üfledi ki, gören oradan kara tren geçti sanacaktı! Sevincine efkar karıştı. Bekarlık günlerini ve gönlüne yakıştırdığı aşkı ile tanıştığı anıları, gizli gizli buluşmaları, nişanlanıp evlendiği güne kadar olan hatıralarını bir film şeridi gibi geçirdi gözlerinden… Geçen yılları tazelendi.

Günler yılları devirirken zaman su gibi akıp gitmişti. Yağmur genç kız olmuştu. Köyü Karabulut’ta ilk okulu, Akşehir’de Merkez orta okulunu ve Liseyi başarı ile bitirmişti. Uzun boylu, masmavi gözleri, ipeksi sarı saçları, kiraz dudakları ile gençleri deliye çeviriyordu. Akşehir’in en zenginlerinin oğlanları gittiği her yerde karşısına çıkarlar, arkasından hiç eksik olmazlardı. Yürüdüğü her yerde kurt bakışlarından çekinirdi delikanlılar ama yine de dolunay endamlı Yağmur’un yüzüne bakarlarken arkadaşlık teklifi tebessümleri yollama cesaretini gösterirlerdi. Yağmur, onların bakışlarını dost bakışları olarak algılar, kesinlikle kırıcı olmazdı. Yüreğindeki insanlık sevgisi, arkasından laf atmalara karşı terbiyesini ve duruşunu bozmuyordu. Asaleti, karşısındakilere gerekeni söylüyordu! Aldırmıyordu gençlerin gönül gözü ile baktıklarına… Onun da yüreğini alevlendiren bir yiğit vardı. Bir, iki kız arkadaşından başkası bilmezdi gönlüne düşen aşkı. Lise ikinci sınıfta iken gönlüne dizgin vuramadığı lise son sınıfta 3-B edebiyatta okuyan Göktürk’tü. Yüreği onu seçmişti. Onu, onun haberi olmadan sevmişti. Kendisi gibi mert, yiğit, vatan sevdalısı bir gençti Göktürk.

Şehrin merkezinde Uzay adlı sinemanın arkasındaki dar sokakta her tarafı dökülmüş, sıvaların altına gizlenmiş tahtaları dışarı sırıtan, pencereleri boyasızlıktan çürümeye terk edilmiş, çatısına döşenmiş kiremitleri parçalanmış ve renkleri solmuş, ahşap tahtalarla merdivenleri iğreti duran, odalarda yürürken ,kırılacakmış gibi gıcırdayan eski bir han binasının önüne kırmızı beyaz renkli kocaman yazılı levha asılmış. Levhada Bozkurt ve Hilal urungulu ’Akşehir Ülkü Ocağı’ yazılıydı. Akşehir’li gençlerin okul saatlerinin dışında ve hafta sonları buraya gelerek milli ve dini konularda verilen seminerlere katılırlar, sanat ve tiyatro çalışması yapmak isteyenlerde haftanın belli günlerinde gelirlerdi ülkü ocağına. 

Yağmur’la Göktürk, bu ocakta bir toplantıda tanışmışlardı. Seminer veren Göktürk’ü dinlerken dalıp gitmişti bir gün. Göktürk’ün gözlerinin deryasına masmavi gözleri ile kulaç atarken abayı yaktığının farkına akşam yastığa başını koyduğunda anlamıştı. Gözlerine o gün uyku girmedi. Hep Göktürk’ün vakurlu duruşu, heyacanlı konuşmaları sırasında bozkurt gibi kükreyişi gözlerinin önünden gitmiyordu. İçindeki aşk fırtınası onu serseme çevirmişti…

Zafer Direniş

03 Haziran 2012 Pazar 00.30 Lahey

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/yamur/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.