ZEYTİN TANELERİNİN ALTINDA SAKLI SERVET

ZEYTİN TANELERİNİN ALTINDA SAKLI SERVET

ZEYTİN TANELERİNİN ALTINDA SAKLI SERVET

İşte gerçeğin aynası. Bir annenin kızının gözünün içinde, gençliğini görmesi ne kadar hoş bir görüntü. Yılların takvim yaprakları ile hesaplaşmasını bir kenara bırakıp…
Şimdiki mutluluk küresinde kudretli bağlarla kenetlemek gerek. Sevgide kısıntı yapan biri asla mutluluğun formülünü bulamaz. Buldum diyorsa ,bence hayat sahnesinde figürandır. Birilerinin yerine sever veya ölür. Bunun adı sadece kendisini kandırmaktan öteye gitmeyen bir maval becerisidir.
Duygularında olumsuz bir düzen içinde savrulduğunu anlar ama çizdiği uydurma karakter içten bir bağlıkta yaratmıştır artık. Yani sadeleşmeyi beceremez, olduğundan zengin sanır görüş açısını.
-Diyeceğim şu:
-Sana bakınca körpe bir tazelik gördüm. Tespitim de hiç yanılmam.
Ben sana benzerdim kızım. Yılların kusurlarımı çoğaltmasına rağmen aynen sendim ben. Çok zaman geçmemiş gibi sanki. Gülüşün müstesna bir tablo gibi bana benziyor
Bende ise:
Hayat bal peteğinin gözeneklerini oluşturan gümeç gibi. Tabi ki benim de yüreğim türlü çiçeklerden alınmış polenler ile dolmadı. Kimi zaman acıların en katmerlisi yerini aldı. Kimi zaman da sevinçlerin en yücesinde yer edindi. ,Yüreğimi bal peteğine benzetirim hep. Gençlik deyince dilimin ucunda anlatacak çok anım var sana.
-Birazını ben anlatayım birazını da sen serpinti yap gözlemlerinle.
Bir bahar günü kazadan bize misafir geleceği haber verildi. Köyümüz, Kürt köyü olduğu için Türkçe konuşanların sayısı çok azdı. Bende yarım yamalak Türkçe konuşabiliyordum.
Kaynanam da:
-“Kızım sen eşlik et eşi köyde görev nedeni ile bulunacak. Gülay Hanım da bizde kalacak sen de yarenlik edersin olur mu?”
Kabul etmez miyim hiç. Keyfim kelde dökülen saçlarının yeniden çıkması gibi. Cazip bir fikir. Cebren benim üstüme yığılan günlük işlerden kaçıştı. Anlıyor musun?
Haham!
Bana bayram güzel bir gün olacak be! Güzel kızım ne demesin seeeeeeeeen…
O günler gide de geri gelmeye
İçim bayıldı. Köse Dağı’nın ayazlı geceleri ve sabahlarını düşününce. Soğuğu çoktu. Çile çoktu. Hele ki kadın için
Okuma yok, eşinden kadına sahiplenme de yoktu. Kaynanalar diktatör, görümceler idam cellâdı gibilerdi. Ben çok çektim olduğu yerde kalsın kanadı yine sol yanım beeeeeeee!
Çok farklıydı yaşam tarzı ile gelenek ve görenleri ile.
O çağlarda bilgi kıtlığı nam sürüyordu. Açlıkta öyle üç beş kesme şeker elden ele dolaşırdı.
Etin yüzünü şimdiki zamanda pahalılıkta bulamıyoruz. O yıllarda ne mümkün bir tavuğu ineği koyunu hastalanmadığı zamanlar hariç kesip ziyafet çekmek Kim görmüştü kapısında. Yani et varlığını hiç tattırmadı doyunca bizim fakir halkımıza.
Aho!
Ahoooooo!
O devirde kadınlıkta çok gizemliydi.
Ama kezzap içinde hayalleri azap içinde bedenleri erkek evlat doğrunca kademli bir şahsiyet olur gibi görünürdü. Kısaca göz yanıltması bunlar.
Kendi haklarını öğrenecek kurum kuruluşlar arasında, uzun bir mesafe vardı. Kadının o tarihte konumu çok ama çok acıydı sessiz birer gölgeydi varlığımız yokluğumuz kadar iz bırakıyordu. Öğrendiği de öğretiği de kayya kuyusunda azap çekmekle eş değerdi
Evvela budaklıdır her gülün dalı bunu bilirdik. Amansız bir eylemi düşünemez ve düşünmezdik.
Söz konusu bülbül acar eşlerimiz olunca, susmak celallenmemek lazımdı. Hakkın olan hayatına çiğden bir hürmet vardı diyebilirim sana. Çünkü ılımanlaştırılmış hoş görü felsefesini kullanarak ve Tanrı’yı korkutucu konumuna getirip kulu vebal komasına sokup kullanmaktı kısacası. Şimdiki aklımı o devirde isterdim.
Ay! Sinirlendim kusuruma bakma.
Offf !!
Gelelim konumuza.
En nihayetinde beklenen konuklar geldi. Jandarma komutanı eşi ve beraberinde birkaç adam da vardı. Onları karşıladık ikramlarda bulduk. O zamanki şartlarda ne gerektiyse sunduk.
Dışarıda güneşin ışıltısı pencereden içeriye vuruyordu ocakta yanan ateşte yavaş yavaş hırsını kırmıştı. İçilen çaylar sık sık tazeleniyordu benim tarafımdan.
Gülay Hanım:
-“Eee! Bu güzel köyü kim bana gezdirecek şimdi?”
Ben:
-Gülay Hanım ben gezdireceğim sizi dedim. Ama önce ayakkabılarınızı çıkarın şu cızlavitleri giyin çünkü çamur olur, taşlık, kayalıktır buralar.
Güzel bir hava vardı. Dışarı çıktık köyü gezmek için
Köyümüz çok güzeldi. Köse dağının eteklerinde. Çam ormanının yamacında buz gibi sularıyla, hani hep hayal edilen methiyeler dizilen yerlerden bir yerdir köyümüz. Yüksek dağın birine çıktık. Karşıda köyler, yemyeşil Habeş yaylası. Mütevazı bir güzellik karışımızda idi. Halen bile düşündükçe içime ateş düşüyor öyle güzel yerleri neden bırakıp buralar geldik diye. Her neyse.
Komutanın eşi Gülay Hanım çok beğenmişti köyü. Beğenmemesi için neden yoktu. Türlü kuşların cıvıltısı ışıl ışıl bir güneş. Yer yer akan çeşmeler ve doğanın güzelliği başka âlemlere insanı intikal ediyordu. Ötüşü bile farklı olan keten kuşları kırkır kırkır öten dede çüş kuşları.
Bu kuş! Nasıl bir kuş? Beklide hiç duymamışsındır adını, çoğu yörede bilinir Sivas, Tokat, Erzincan ilk akılma gelen yörelerdir. Birde hoş ve ders niteliğinde bir hikâyesi var. Yeri gelmişken anlatayım. Biliyorsun ki! Alevi kültürünü bu güne taşıyan kişiler. Ehlibeyit soyundan gelen dedeler pirler rehber aracı ile idrak edilir. Yılın beli zamanlarında gelinir halkının birliği için cem, niyaz edilirdi. Bu eşi benzeri olmayan bilgi alış verişi idi. Karşılığı kesinlikle yoktu. Sadece gönül rızalığı ile yapılırdı. Dedeler yanında zakir denen birkaç dolu insanla hak için birlik kandili yakılır. Yapılan ibadet hak için ola seyir için olmaya denirdi.
Ozanlık geleneğini ayakta tutan elbet ki alevi dervişleri idi. Örnek: Pir Sultan
“Ezeli meclisinde kırıkları ceminde
Muhammet nuruna bezendi âli
Kırklar ile bile ayini cemde
Bu aşkın sırına özendi âli
/……/……………../………./
Hu diyüp birliğe kuruldu erkân
Hakikat sürüldü dem ile devran
Semaa kalktılar cümle aşıkan
Kırk kere meydanı dolan âli”
GERÇEĞE HÜ! MÜMİNE YA! ALİ
İbadeti mukaddes ola diyelim.
Böyle bir köy dönüşü ormanlık bir yerden geçiyorlarmış. Dede o kadar yanındaki zakir’e kızmış ki! Ama sesini çıkarmıyormuş. Korkusundan değil! Sadece hoş görüsünden dolayı susmuş.
Dedeler hepsi gönül gözü açık insanlardır. Bunu birçok mucize ile göstermişlerdir tarih boyunca.
Dede:
Bir yandan yürüyor İçinden söyleniyormuş.
”aaaah!
Gönlümü doluya koydum. Taştı boşa dedim şaştı. Velhasıl Allah’a bıraktım körün noksanı göz ise, yüreği kör olan insanın, noksanlığını sana havale ediyorum demiş” Yüce rabbim
Birden gökyüzü kararmış. Başlarını kaldırmışlar ki milyonlarca kuş semada dönüyor. Dede’nin, Tanrı’ ya yakınlığının bir mucizevî görüntüsü idi. Şekilden şekle sanki dedeye sefirdiler bütün kuşlar. Anında kuş sürüleri çevrelerini sarmış, dallarda, yerde, çeşmenin başında…. Bir tanesi dedenin sol omzuna konar. Bir tanesi de etrafından dolanıp durur. Gayet halinden memnun olan dede: Sırtını verir bir çam ağacına zakir korkmuş telaşlı telaşlı söze başlar.
“Ey! Benim güzel pirim nedir? Bu kuşların münacat’tı biz ki mürşit olduk beşeriyette suçumuz ne ola? Vardır bir kelamı elbet bize bu kuşların” dedi.
Hakkın kelamını anlayan gelsin
Dünya da evvelden ahırı bilsin
Her kim ki cömertse meydana gelsin
Onun da içini kuşlar biliyor

Dede:
“Ben seni insana yarar duruma getirip. Doğruda pak, yanlıştan ise, ırak olmanı diledim. Senin kim olduğunu ve benimde kim olduğumu bu kuşlar söyleyecek. Şahbaz olan meydana çıkacak” demiş.
Zakir’rin yüzü döner simsiyah bir kazandibine. Hatası dünya malına palazlandığı için. Üç beş kuruşa tamahkâr etiği içindir. Anlamasına, tövbekâr olması içinde, üstünlük doğru olanın olduğunu, kabul etmesi içinde. Dersini de bildiği, sürdüğü meyil verdiği yolun, rehberliğinde olmasının tam zamanı gelmişti.Zakir içinden geçenleri söylemeye korkmuştu sanki. Yüreğinin daraldığını hissetti bir an. Anlamıştı içinde o duygunun taşınması bile haramdı aslında. Bir bilicisi ise hep vardı yüreğin.
Derken kuşlar başlar ötmeye.
Bir ses:
“Kim bunlar! Der?”
Kuşlar hep bir ağızdan “ biri dede biride çüş” ve gerçekten dikkatli dinlediğin zaman kuşların dede çüş diye öttüğünü anlarsın genelde, Nisan ve Mayıs aylarında, dede çüş kuşları beli bölgelere gelir ve geçerler.
Gülay Hanım:
-Çok güzel hoşuma gitti çok teşekkür ederim canım benim.
-Evet, bende bilmiyordum eşim bana hikâyesini anlattı sagolsun. Yeri ve zamanı geldi anlatmak beni çok mutlu etti sağ olun
Konuya öyle odaklandık ki derin bir soluklanmadan sonra. Köy gezimize devam ettik. Yer yer insanlarla karşılaştık. Kısa selamlaşmalar içinde. Yaşlı bir neneyle de muhabbet etme fırsatını da bulduk. Tabi o Kürtçe konuştu. Ben de çevirmen olduğum bu güzel sohbette seve seve eşlik etmiştim Gülay hanımın o meraklı içten dinleyişine.
Yaşlı teyze: O kadar tatlı tatlı baktı ki Gülay hanıma. Cümleleri kurarken bakışları Gülay hanımın kar beyaz ellerine ışıl ışıl parlayan gözlerine dalıyordu.
Gülay Hanım bir hayli meraklanmıştı. Teyzenin kimliği ona gizlemli gelmişti.
-Teyze nasılsın?
-Eyceyim hanım kızım eyceyim? Dedi.
- benim adım Hatice ama bana burada haceeeeeeeee derler.
- Anladım pekiyi çocukların var mı?
-Kimin kimsen de hele bana.
-Olmaz mı vardı, ama şimdi yok!
Nasıl yani?
Yaşlı teyze kesif bir duygu ile daldı gitti. Yüreği sürgün yeri idi dertlerinin acılarının heybetli olduğu her halinden belli ediyordu. Öyle pür dikkat yüzüne bakakaldık. Sanki bakışların da memat kol geziyordu. Söze nerden başlayacak diye beklerken yaşlılığın verdiği akıldaki gelgitler içinde. Söze başladı.
Yaşlı teyze:
-Evet, bir kızım vardı adı Melek’ti ama! Gerçekten melek gibiydi, yavrucuğum. Aşağı köye gelin ettim güle oynaya. Onun mürüvvetini görmek zaten emeklerimin bir mükâfatı idi.
Babası askere gitti daha dönmedi. Ben ise iki kızımı bırakıp bir daha el kapısına minnet etmedim. Dilendim kapı kapı. Ot yoldum, yemek yaptım. Irgatlık yaptım kırık çıkık bağladım ebelik yaptım binlerce de çocuğum oldu bu güne kadar. İşte kimine göre, kader kimine göre de, görünmez kaza.
Ah! Bir bahar sabahı bütün yeşer umutlarıma zemheri düştü. Yeşeren gül dalım bir şimşek çakması ile küle döndü. O gün kızım yemlik madımak toplamak için iki arkadaşı ile buraya gelmiş, birde kara yüzlü bulutlar toplanır bütün Sema’yı kaplar. Şimşeğin biri öfke kusarken öbürü arkasından bin öfke daha kusar. Bir anda kendilerini yerde bulurlar. Kızım anında can veriyor yanında ki arkadaşları ağır yaralarla kurtuluyorlar. Bana haber verildiği zaman. Kızımın hak yürüdüğünü komşum söylemeden ben anlamıştım. Ana duygusu anlar. O şimşeğin çakışı yüreğimde daimdir.
-Oy benim yaralı yüreğim!

Yavruları yetim kaldı kızımın
İlacı bulunmaz artık sızımın
Yazısı karaymış alın yazımın
Dertlerimi kime deyip ,ağlıyam

Kara haber tez ulaştı haneme
Bulutlar ok vurdu benim sineme
Ben de yanıverdim o bir taneme
Dizlerime vurup vurup ağlıyam

Gülay Hanım:
-Oy! Kurban ben sana, yüreği yaralı teyzem!
-Pekiyi! Mezarı nerde kızınızın? Neden sarılıyorsunuz bu taşlara?
-Burası ziyaret olarak köylüler tarafında benimsendi ve kızımı unutmam adına bir anıt diye biliriz yani.
-Mezarı da köy mezarlığında. Bu arada
-Eyle işte! Yaşıyorum yaşamalıyım işin özü bu.
Toplanan kara taşlara içli içli baktı. Yanağından süzülen gözyaşlarını sildi. Birden telaşlandı yerinden kalktı. Topraklı yola, doğru baktı. Sonra ansızın bize döndü
Uuu! Sizin de vaktinizi aldım. Bana müsaade edin yolum uzun, dertlerimin irini yine aktı.
Kusurum varsa affedin dedi.
- Yok, ne kusuru benim güzel teyzem ne kusuru.
-Yolun açık olsun ne diyeceksin ki kader
- Tanıştığımıza çok sevindim teyze
- Bende çok sevindim Hak Hızır âli yoldaşınız olsun. Mutluluk sağlık yareniniz olsun
-Eyvallah!
Son bir kere taşlara eğildi ve öpüp düştü yola. Çok sürmeden gözden kayboldu yaşlı teyze.
Biz yine kaldık baş başa. Çok etkilenmiştik. Yaşamın içinde varlığını sürdüren acı hayat hikâyelerinin kahramanlarının cihetsiz gezinmeleri. Derin bir iz bırakmıştı anılarımızın içine. Şu an bile ruhen his ettim. Teyzenin yaktığı ağıt kulaklarımda sanki.

Topraklara düştü kınalı gelin
Kaderi karıştı, önüne selin
Anladım yokmuş ecelin
Kara toprak can paremi geri ver

Saklama koynunda gelsem bulamam
Çok cömertsin senin kadar olamam
Elimde derman yok, saçım yolamam
Kara toprak can paremi geri ver

Uzun bir süre, hiç bir şey konuşamadan, topraklı yollarda doğanın keşif ve keşmekeşinde yürüdük. Kulaklarımızda bir feryadın çığlığı. Omzumuzda anıların ağır yükü. Gökyüzündeki kuşlar, selametine kavuşmuş kanat çırpıyor gibi, görülmeye değerdi. Yeryüzü ise sızlaması bitmiş şifasını bulmuş hasta gibi sakindi. Kanaatkâr bağrını ısıtan güneşten ferz almak ister gibi. Biz ise büyülü gözlerle, düşüncemizin, beynimizin derinliklerinde şu sözlerle ortaya çıkardık.
Gülay Hanım birden heyecanlanmıştı tek başına güzel bir çam ağacını görünce
Gülay Hanım:
-Var mısın? Şu ağaca kadar koşmaya dedi.
Ve hızla koşmaya başladı. Gülüşleri, çiçeklerin açılışı gibi güzel, bende peşine düştüm.
Hiç soluklanmadan vardık zirveye. O çamın altında da bir sürü taş toplanmıştı.
Gülay hanımda öğrenmişti az çok O nedenle ben söylemeden “Burası da mı? Ziyaret” dedi.
Göz göze gelince gülümsedim Anladı ki bu bir nevi onaydı.
-Evet, burası da ziyaret. Zaten adım başı bir türbeye, anıt yere rastlamak! An meselesi. Şamanizm kültürü İslamiyet’ten önce yaşanmıştır buralarda. Birçok örnek verebilirim size Halkımızın. Kısa ve öz inanışları hakkında. İslamiyet’in güzelliğinin Alevi felsefesi ile harmanlanması apayrı bir güzellik zaten
Şamanizm’de bir inanç sistemidir. Şamanizm puta, tapma putlardan yardım. Dileme gibi ilkel ritüellerle karıştırılmamalıdır.
Şamanizm bir dindir. Şamanizm’i dinler kategorisine sokmamak yanlış olur.
Bizim yöremizde çok yoğun izleri halende var. Ateşin kudretti örnek. Gün batımından sonra üzerine su dökülmez. Çünkü uğursuzluk getirileceğine İnanılır ve günah olduğu beyan eder. Büyüklerimiz. Kapı eşiği kutsanmıştır. Gece ve odadan odaya dışarı çıkarken, eşikte besmelesiz geçilmez. Yeni bir gelin alındığı zaman ilk ayaklarının önüne bir süpürge atılır eşik üç kere öptürülür. Gökyüzünde ay duaları kabul eden şöyle bir Kürtçe sözle anlatayım(ya! iva zeri) ya! Sarı ay sen bizi kötülüklerde şerlerden koru denir. Suyun ateşin ve ayın kutsallığı varlığını hiç kayıp etmemiş. Günümüze kadarda geldi.
Gülay Hanım:
-Anladım pekiyi bu ağacın bir hikâyesi var mı?
-Evet var! Bir gün köye gelen bir (dede) pirimiz yapılan izzetti ikramlardan memnun kalmaz. Artık bir söze kırılır yani sonuçta oda bir insan. Küser gelir buraya oturur. Köy halkı peşinden gider ama dede sır olur ve birçok kişi zaman zaman dedeyi burada oturmuşken görür, gördüğünü anlatınca. Adına da oturan pirin ağacı denmiş.
Demek istediğim farklıklar içinde özünü bozmadan şaman inanışın da ve mevcut
Birçok değerli kaynakta da Şaman hakkında bilgiler vardır.
Derken. Patırtılar içinde. Uzaktan at arabaları ile. Çingenlerin geldiğini gördük.
Gülay Hanım:
“Nerden çıktı! Bu meşumlar dedi”. Hızlı bir şekilde kendini bir kayanın arkasına atı. Öylece kala kaldım. Korkundan dizlerimin bağı çözüldü. Şimdi sormaya da cesaret edemiyorum. Yüreğim kuş yüreği gibi yerinde, fırlayacak şekilde çarpıyordu. İçindeki fırtınanın ne olduğunu o an çözemedim ama yapacağım ilk şey onun bir pınarın başına götürmek elini yüzünü yıkamasını sağlamaktı.
-Gülay Hanım iyi misiniz?
-Ne oldu!
Zoraki yutkunuyor gözlerindeki korku yılların pıhtılaştırdı acının kefaretini ödüyordu sanki.
Kısaca hafif ince görünen yürek sızısı şahsi çilesini çekmiş ve sürgünden geri dönüş hazırlığında anıları öyle bir feryattı ki karşısında nöbet değişimine hiçbir çığlığı dayanmıyordu. Hıçkırığı boğuk boğuk şahadet mertebesine varıyordu.
Gözlerindeki öfke o kadar derindi ki ödünç bir, öfke hiç değildi. Silik bir sayfada tekrarı cümleleri kurmaya çalıştı.
Ama!
Kaygı sonuç takkesini atı, dili damakları kurudu.
Kelimeleri ölçek ölçek dilinden dökülmeye başladı en nihayetinde.
Gülay Hanım:
-Gel anlatayım sana? Yıllardır içimde ikramsız bir konuk gibi oturttuğu acıları. Bazen kanımda dolaşır sızısı kemiklerime kadar iner. Tahribattı yılların verdiği suskunlukla daha çok büyüdü. Kaçtım kaçtım kullanılmış duygularımla inzivaya çekildim.
-Anlatmadım! Ketum oldum gerçeklerime.
-Ha! Gördüğüm kâbuslarda bunların cabası.
-Birkaç aylık evliydim severek evlenmiştim. Eşim çok yakışıklı dilden dile dolaşıyordu namı. Onu gören dönüp bir daha yüzünü görmek isterdi. Zaten kaynanamda Yusuf peygamberin “VELİAHTI” derdi oğluna.
Sonbahar kışa doğru idi. Eşimin yengesi tokattaki kızını görmeye gitme hazırlıklar içindeydi.
Uzun bir sürede kalacağını beyan ediyordu.
Birde bekarı kızı vardı. Elif’ti adı. Çok büyük mal varlığı içinde idiler Zenginlikte nasiplerini almışlardı küp küp altınları olduğu söylenirdi. Yengemin yola çıkma zamanı gelmişti. Yolcu etik herkes normal işine gücüne bakıyordu. Akşam olunca bize gelirdi Elif’çik. Evimizin kocaman bir mutfağı vardı. Buğday ambarları peynir turşu küpleri. Ocakta yanan ateşin karışında oturup biz birbirimize hikâyeler anlatarak şaklaşarak vaktimizi geçiriyorduk.
En çokta daha köyümüze bir ay önce taşınan eli yüzü kir pas içinde olan. Deli şefik ile korkuturduk. Öyle bir görüntüsü vardı ki! Garipliği bir kenara bırakalım.
İfşa edilecek o kadar mühim konular vardı ki. Küçük köyde yaşamanın yan etkisi bir fısıltının bile işitildiği göz önünden kaçırmamak lazım.
Dedikodular bir döktü mü? Eteğindeki taşları varın artık kısırdöngüden, çıkmanın yolunu aramaya.
Elif:
Sabah kahvaltısın da kurdeşen olmuş. Bir avrat gibi yerinde duramıyordu. Cıvıldaşan, şakrak kuşları gibi. Neşesini önündeki bal tabağına banar gibiydi.
Her davranışı menfiydi.
Kaynanam:
“ ayaz gelin bu kızın halı hal değil? Patlamaya hazır bir çıban gibi” dedi.
-yok be!
-Ana!
-Gençtir bu aralar anasında gitti ya? Yalnızlık onu böyle içine sığmaz bir hale getirdi
-dilerim öyle ola?
-aaaaa! Sohbette daldık gün öğlene varacak bütün işlerim duruyor.
-acele etme ayaz gelinim benim yaparsın işlerini günler uzun dedi.
Kaynanam gerçek bir anaydı bana. Bunu sebebi kızının olmayışı. Ve kendi kaynanasından çok eziyet görmesinin de payı büyüktü. Birde bana” ayaz gelinim “ demesinin sebebi ayazlı bir günde gelmem her neysen. Sevginin belirtisi paktı. Daha ne dilerim ben tanrıdan. Demi!
Çok çalışkan yaptığı işinin üstesinden geliyordum.
Bütün gün oradan oraya kendimle bir yarış içindeydim. Mükâfatım eşimin gözlerinin içinde gözlerimin sevgi bulması buda zaten mutluğumun sürmesinin onayı idi. Tam bahçe kapsından yola doğru kafamı uzatım ki!
Olamaz! Deli şefik tam karışımda sanki gözlerini gözlerime dikmiş gibi. Derin derin nefes aldım. Acaba bunun burada işi ne? Ne arıyordu.
Rahmetli babam derdi ki!
“avcıyı gören her canlı kendinden korkardı oysa avcının niyeti beli ya ceylandır. Ya da bir tavşandı vurmak istediği” bende öyle korktum. Şefik’ten
Çok zaman geçmeden bahçe kapısını kilitleyip eve döndüm.
Düşüncem aleyhimde karar veriyor
“Deme ki? Ben iffetli bir kadınım bunu, Şefik delisi bile farkında.”
Güle mi? Ağlaya mı? Halime düşünmedim.
Akşam bütün işlerin yorgunluğu omuzlarıma binmiş sedirde uzanmış. Ocakta çıtıt çıtır çıtır yanan ateşe gözlerimi dikmiş bakıyordum.
Kapı vuruldu?
Taaaaaaaaaaak! Taaak!
Olduğum yerde doğrulamama cevap vermeme zaman kalmadan eşim ve Elif içeriye girdiler.
Neşeli oldukları yüzlerindeki ifadelerden beliydi.
Hayırdır! Ne oldu?
Bu kadar neşen kazanında fokurdamanızın bir sebebi olmalı
Elif:
-evet, var yenge şefik var ya! Onu gördük az önce bize bakayım derken ayağı takıldı taşa. Cup! Kendini yerde buldu. Ona gülüştük ağabeyimle.
- hım! İyi
- zaten kaç vakittir buralarda dolanıyor. Elif senin için gelmeye kız! Sakın!
-Yok be! Gülay yenge.
- niye olmasın zengin bir kızsın
Benim böyle dememi fırsat mı? Bildi eşim yoksa söz gelişimi? Söyledi bilmiyorum.

Eşim Elif’e dönerek “Ya! Amcakızı çok altınınız olduğunu duydum ben, keşken ben seni alsaydım. Hemi!”dedi.
Elif ise:
Kem kümledi. Sözler süvarisiz at gibi aldı başını gitti
İçime muharip ruhlar dolaşmaya başladı.

Eşim o kadar garip gözlerle Elif’ e bakıyordu ki içime korku tellalı peydahlandı bile. Benim akılma kötü şeyler geldi. Olmaya bunların birbirlerinde gözü olsun.
Beni bırakıp almasın Elif’i
Kıskandım, hem de nasıl.
Bende severdim Elif’i. Akraba olarak birbirimize sahiptik. Lakin sevdalandığım birini kayıp etmek kadınlık gururumu incitirdi. Olmamış bir şey değildi. Ret edilmek vardı, işin ucunda. Nasıl olsa variyetli bir kız. Bense fakirliğin kol gezdiği açlığın ne demek olduğunu bilen bir aileden geldiğimi unutturmaz bana düşüncelerim. Öyle değil mi? Yine sıradan bir gündü.
Köye de Çingenler gelmişti kap kalaylıyor evlerde şeker un yağ eski elbiseler topluyorlardı.
Aslında insanı hakir gören tiksinen biri değilim.asla tövbeeee
biliyor musun? güzel gelin:
-Ben anlatırken bile o güne gidiyorum. Çok terledim az şu mendilim ıslata ver bana bacım dedi bana.
Çeşme başına giderken dönüp dönüp arkama gülay hanıma’a bakıyordum. Acaba düşer mi? yer diye mendilini suyun içine tutarken. Bu mendil çok gözyaşı silmiş olmalı
Allah’ım ne olursun! Bu garibin çilesini bir kalemde sil. Bu sadece içimdeki çelişme. Hızlı adımlarla döndüm Gülay hanımın yanına.
usulca yere çömeldim. Soğuk kanlıkla dinlemeye başladım yaşanan acıların teminatı yok. Bir yerden mutlaka patlak verecek
Düşüncelerim göz bebeklerimde uzaklara dalıp götürüyordu beni. Gülay Hanım onu dinlemediğim düşünmüş olmalı ki. Endişeli ve bir o kadarda mahcup
Dinliyorsun beni değil mi?
-Evet! Dinliyorum sizi
Ve gerçekten pür dikkat kesilmiştim. Can kulağı ile dinliyordum Gülay hanımı. Kafamda ise çeşitli senaryolar kuruyordum. Saniyelerin içinde sarsıntı üstüne sarsıntı geçiriyordum. Varlığın fikir’i harap eden korkunç sır neydi?
Düşüncelerin terzisini kurarken kangren olan tarafı bir kenara koyup sağlıklı olan tarafında mülayim bir şekilde. Sahiplenmek lazımdı.
Fikrimin önemsendiği bir soruda benim cevabım hazır hazırdır.
Yürekteki yarının olgunlaşmasını neye benzetirim?
Bir dut ağacına ve meyvesi olan duta
Evet!
Bir var ki! Ağaç olduğundan heybetli görünür. Ya meyvesi rüzgârın bir ufak temasında döker kendini toprak zemine. Koskoca sildir ezmiş gibi yerden toplayamasın. Yani bir bez germek lazım duttun tadına varmak için. Her şeyin tadına varmak için belki bez geremeyiz
Ama!
Somut bir şekilde dinlemek ve onu. Ayrıntıları ile toparlayıp. Çaresizliğin önün geçmekte önemli. Teşhir edip gönlünü incitmekte bir çözüm değildir?
Suskunluğun hüküm sürdüğü bir andı
Gülay Hanım:
“ devam edeyim hava kararacak “ dedi
Bense başımı ufak bir eğilmeyle saldım..
-Olur hanımım?
-Bütün gün günlük işlerimizle ilgilendik. O gece Elif’in evinde kalacağımıza karar verdik.
Bana:
” yenge bizde kalım dedi.”çok yalvardı. Kıramadım kendisini eşime de söyledim. Oda olur dedi kal. Hiç tepki vermedi. Gitmeyi kabullendim ama sanki sürgün yerine gidiyormuşum gibi geldi. Sıkıntım öyle bir hal almıştı ki. Ne söylesem martavaldan ilerisine gitmez.
Kısacası geceye ladestim.
O gün köyü dolaşan un şeker toplayan bir yaşlı adam çalar Elif’in kapsını gündüzden
İyi niyetli kız sen burada bekle ben killerde sana bir şey Alıp geleyim der. Ama gelir ki dilenci gitmiş ve çok üzülür kendince “ya demek ki ben fazla oyalandım killerde beni beklemede sıkıldı gitti “der. Kendi kendine bir üzülür ama nasıl üzülür.
Gün kararmadan elişimi aldım Elif’in evinin yolunu tutum. Çay içtik radyo dinledik. Öyle her evde yoktu radyo. Zaman böyle kayıp giderken. Elimdeki örgü şişi düştü divanın altına. Söyle el yordamı ile şişimi ararken. Elim birde bir ağzın içine girdiğini his etim. O anda kendimi kayıp etim sesimi çıkaramıyorum. Az bir su içtim tekrar oturdum divana bir insanın varlığı akılımda çıkmıyor. Kaygım yerini öfkeye bırakmıştı
Dedim ki! Bu kız benim kocamda gözü var kesin. Eve yabancı erkek aldı. Yani bir tuzak aklıma geldi. Eşimde görecek ve beni boşayacak hali ile Elif’te eşimle evlenir. Bu geliyor aklıma.
-Aaaaay! Ben kör olaydım. Duvar dibinde kalaydım da gitmeseydim. Bu yaşananların vebalini çekmeseydim.
Mantıken bakıldığında bağıra bilirdim gidip yardım getire bilirdim. Nerden bile bilirdim ki. Cahillik işte güzelim bizimkisi.
-Ben orada kalmayacağımı ısrar etim. Elif nasıl düşmüş elime ayağıma.”yenge gitme ne olursun? Hizmette sözümde kusur etmedim sana ben.” Bense Nuh diyorum peygamber demiyordum.
O gece kalmadım. Dışarı öyle bir atım ki kendimi. Son surat koşuyordum. Birden birine çarptığımın his ile kendime geldim çünkü ağır bir ten kokusu beli yıkanmamış biri usul usul başımı kaldırdım.
Birde avazım çıktığı kadar “Ay!” Dedim.
Ve cümle kuramıyorum korkumdan. Adımda atamıyorum. Ne kadar kaldım bilmiyorum
Boğuk bir ses:
-Kargaburunlu kadın ödümü yardın. Ne bağırıyorsun?
- sen mi? Korktun uyuz herif yoksa ben mi? Çekil önümden ne arıyorsun gece gece buralarda uğursuz mendebur dedim.
Onu var gücümle itip karanlığın tülünden kayıp olmayı başarmıştım.
Çok sürmeden. Eve geldim odama çıktım. Sinirlerim boşalmış kızıyorum bu olanlara. “Tuzak bu? Ben ne yaptım bunlara?”Deyip durdum öyle ne vakit uyuya kalmışım bende bilmiyorum.
Elif ise artık yatıyor mu? Yatmıyor mu? O kadarınıda biliyorum.
Gündüz gelen dilenci çıkıyor ortaya.
Elif:
“kimisin? Neden buradasın?
Dilenci:
“Sesini çıkarama sana kötülük yapmak değil amacım, sadece saklı servettiniz istiyorum?”der.
Elif:
“İnan ki hiç bilgim yok. Bizim hiçbir şeyimiz yok az biraz altınımız vardı. Anam onları da zeytin tanelerine altına koyup kendisi ile götürdü der.”ister inan ister inanama

Dilenci: o kadar sözünde ısrarcı ki altına olan hevesi gözünü kör etmiş. Dinlemiyormuş bile.
Kızcağız bakıyor olacak gibi değil? Hani belki ikna olur yeterli bulur diye. Anasının emanet bıraktığı üç kese altını getirir. Bir eli ile altıları uzatırken diğer elini dilencinin kara yüzünü sakladığı örtüye atar.
Ve hakikat çıkar ortaya.
-Kim bu dilenci? Bil bakalım
-Köye gelen Çingenlerden birimi?
-Hayır!!!!!!!!!!!!
-O zaman deli Şefik ti
-bilemedin güzelim akılının köşesinden geçmeyen biri
Duman tutmaya beni hele olanlara bak.
-Olayı örtbas etmek kolay değil?”
-çok vahim bir durumdu
–aynen öyle
-Elif i zor bir süreç bekliyor düşmanın uzakta aramasına gerek kalmamıştı. Neden yaptığını ne kadar sorsa da cevap aynı cümleler içinde sıkışıp kalmış.
-Ben yine dilenci diyen ona
-pekiyi! Siz bilirsiniz?
-Gider kalınca bir ip getirir tavana güzel bir şekilde bağlar niyeti Elif’i kızı asmak. Delileri yok etmek. Aralarında ne derece bir boğuşma geçti bilemiyorum. İp Elif’in boynuna takmasını istiyor
Elif: diyor ki?
” ağabey ben nasıl takıldığını bilmiyor sen bana göster ben takayım boynuma zaten bu saatten sonra hiçbir şeyin anlamı yok. Kime ne açıklayacağım ben. Bin iftiraya uğrarım. Kimse inanmaz bana. Senin olsun zeytin tanelerin altına saklanmış altınlar. Var seni mutlu etsin!”der.
Dilenci: bir anlık dalgınlıkla ip takar boynuna. Elif bir tekme atar ayağının altındaki sandalyeye canı ciğeri amcasın oğlu ipte can verir.
-Ne! Amcasının oğlumu?
-evet, yani benim eşim
-çok özür dilerim birde mahmurlaştım. Pekiyi Elif’e ne oldu?
aaah!Elif ah!

-Elif olduğu yerde yığılıp kalır. Gece merhametsiz herkes derin bir uykuda.kimsenin duyması olanaksız.
Günün ağarması ile gözlerimi bir açtım ki akılıma Elif geldi ve bu arada eşimde ev gelmemiş. Dışarı çıktım. Kapı pencere kapalıydı. İçimdeki korku büyüdü. Nedenler niçinler birikmişti yüreğime.
Şefik? Geç saatte buralarda olması mantıken doğru değildi. O kızı da tek bıraktım. Ondan ötürü endişem daha artı.
Kapıyı çaldım pencereye vurdum ses yok kızda. Benim bağırtılarımla Köy halkı toplandı. Kilitler kırıldı korkunç kapıdan bacada uzak manzara ortaya çıktı.
-nasıl yani!
-Şefik’ti demi?
-ya ben sana az önce söyledim ya şefik değildi?
benim eşimdi.
- ay pardon gülay hanım akılım karıştı.
-maalesef canım. Düşmanımız içimizdeymiş, biz bilememişiz Eşim ölmüştü. Elif ise sadece kırk gün yaşadı oda öldü. Altınlar yengemin zeytin taneleri hilesi ile tokatta kadar gitmişti.
Kızının ölümü sonrası yengemde baykuş gibi feryat figan oradan oraya sürüklendi. Çok vakit sonra öldüğün duyduk. Fazla yaşamadı anlayacağın.
-Başınız sağ olsun
-Sağ ol.
Of! Ne çare bu olayda sonra yürekten örselenmemek elden değil.
-İyide Gülay Hanım? Benim merakımı mazur görün
-Olayın asıl nedeni Çingeneler olduğunu söylediniz fakat eşiniz çıktı şimdi ben anlamadım olayın bu kısmını. Ve ikincisi Şefik’e ne oldu?
Gülay Hanım:
-güzel gelinim doğru! Sende haklısın sende.
- Çingeneler yapmadı ama onların o köye gelişleri olmasaydı eşime dilenci fikiri cazip gelmezdi. O kızda yaşardı burada odaklanmamız gereken konu ne biliyor musun?
Düşünceleri beyin yaratır uygun halede getirir. Zaman ve mekan araç sadece. Korkum şu güvenme sol yanında sağ yanına.
AH! Deli Şefik mi? Olay sonra evine kapandı. Söylendiğine göre bizim Elif’e gönül vermiş. Çok kere konuşmayı denemiş her seferinde. Elif öfkelenerek onu ret etmiş. Olay gecesi her şeyi camda görmüş. Olaylar anlık gelişmiş ve nasıl olduğunu anlamadan. Bitmiş.
Bu anladıklarımdan şunu da çıkara bilirsin. Sakat bir beyin sakat bir atla aynı kefeye koymayacaksın
-neden ama!
-Nedeni var mı? Sakat at acı çekmesin diye sahibi onu tek kurşunla öldür bilerek acısına son verir ah! Vicdanı o an rahattır. Ya! Beyini sakat insan ise bilerek bir cana kasteder. O sadece kendi acısını açlığını bilir. Eşim sakat beyinli olmasaydı. İki ocak körelir miydi?HİÇ!
-Gülay Hanım ibret verici bir olay. Önemli olan tekrarından mutluğu yakalamış olmanız. İyi bir netice
-evet, ama yüreğimin suskunluğunda her gün bu acıyı içtim hatırladıkça.
-Gülay hanım sizi suçlu konumunda mı? Gösterdiler.
Hayır! Ben kendimi suçladım. O gece o insanın varlığını Allah bana gösterdi. Ama! Ben şeytan uyup. Duramadım zavalı kızın yanından. Af edemeyeceğim suçu bu?
ve bir hakikat daha şimdiki konunmum. Eşimi de onların mahkemesi devam ederken tanıdım ve evlendim. Ama Çingene dağların eteklerinde bir köyde olmam hatırlarımı kazdı bir bir senin hafızana sende unutma
Bir gün ana olacaksın sende anlat evladına..-
Bizim başımıza gelen düşmanımın başına gelmesin.
AMİn!
İşte gün geldi bende sana anlatım…………..emanet yerine ulaştı ne mutlu bana
)))

Şadiye gürbüz
……………………………………

You can leave comments by clicking here, leave a trackback at http://wp.maviiklimler.net/zeytn-tanelernn-altinda-sakli-servet/trackback/ or subscibe to the RSS Comments Feed for this post.